12 Aralık 2015 Cumartesi
Hasta Adam Rusya
18 Yüzyılın başında Rusya kaynaklarına göre Büyük bizim kaynaklarımıza
göre ''Deli'' Petro adındaki çar, büyük bir güce dönüşecek Rusya
İmparatorluğunun temellerini attığını herhalde bilmiyordu. Ordusunu modernize
eden, dönemin küresel güçleri ile mücadele edebilecek hale getirmeyi başaran I.
Petro, Rusya tarihinin çok önemli şahsiyetlerinden birisidir. Bu önemi de
Çarlık Rusya'sını ''Rus İmparatorluğu''na dönüştürerek kazanmıştır. Geniş
topraklara ve çeşitli milletlere hami olan Rusya, Türkiye halklarına çok da
yabancı olmayan, Knezlik dönemlerinden, Sovyetler Birliği'ne tarihte birçok kez
savaşların, antlaşmaların yapıldığı çeşitli etkileşim ve rekabetin sergilendiği
sosyolojidir. Bu yönü ile Pers/İran komşuluğu ile büyük benzerlikler gösterir.
Bugün Rusya ile Türkiye ilişkilerinin kriz halini alma sebebini bulmak
istiyorsak iki ülkenin tarihteki rekabetini, savaşlarını ve çıkar noktalarını
masaya yatırmalıyız. Osmanlı Devleti gerek Kırım Hanlığı ile gerekse müttefik
ülkelerle işbirliği yaparak birçok kez Rusya'yı tehdit etmiş, toprak
kazanımlarında bulunmuş bugün Rusların hala unutmadığı büyük Moskova yangınını
gerçekleştirmiştir. Önemli tarihçiler (bkz: Osman Öztuna) Osmanlı devletindeki
akıncıların Moskova'nın güneyine binlerce akın düzenlediğini yazmıştır.
Krizler, rekabet ve yayılmacı siyaset anlayışı iki halk arasında çok köklü
tarihe dayanan büyük bir gerçekliktir. İki devletin de çok güçlü olduğu (SSCB,
Rusya İmparatorluğu, Osmanlı devleti gibi) aynı zamanda görece güçsüz olduğu
(Cumhuriyet dönemi Türkiye'si, Rus Knezlikleri, Çarlığın ilk dönemleri gibi)
tarihlerde ülkeler arasındaki etkileşim, hegomonyal tarzda devam etmiş ülkeler
birbirlerinin hinterlandına tehditkâr siyasal manevralarda bulunmuştur.
İki ülkenin ilişkilerinin kronolojideki yerine değinen uzun bir
girizgahın ardından Rusya ile ne derece sürdürülebilir olduğu şimdiden
kestirilemeyen krizin nelere gebe olduğuna bakalım; Rusya büyük bir motivasyon ve özgüven ile
Türkiye sınırlarını ihlal etmiş, ekim ayının başında Rus güvenlik uzmanları
Ankara'ya çağrılmış ve sınır ihlalleri konusunda izahat vermek zorunda
kalmışlardı. Ekim ayının ortalarında Türkiye, Rus yapımı Orlan-10 model bir İHA
yı düşürmüş, Rusya insansız hava aracının kendilerine ait olmadığını
savunmuştu. Son olarak Kasım ayında Rusya tüm uyarılara rağmen Türkiye hava
sahasını ihlal etmeye devam etmiş ve Su-24 tipi saldırı/bombardıman uçağı Türk
F16 lar tarafından düşürülmüştü.
Parçaların tümünü topladığımızda son günlerin popüler tabiri ile büyük
resme baktığımızda elimizdeki veriler bizi birkaç noktaya odaklıyor:
Rusya Devleti ve ordusu son 10 yılda güçlenen Türk savunma sanayisinin
ürünlerini test etmeye çalışıyor. Henüz sağlam bir füze savunma sistemine sahip
olmayan Türkiye'nin alçak irtifada ne derece güçlü olduğu hesaplanmaya
çalışılıyor. Bu senaryoyu destekleyen olay sınırlarımız üzerinde uçan Orlan-10
tipi insansız hava aracı. Rusya bu araç ile Türkiye'nin sınırlarını ne derece
koruyabildiğini test etmiş olabilir.
Putin ve ekibinin düşen petrol fiyatlarının kolay kolay geri
gelmeyeceğini düşünmesi, İran gibi ambargo altındaki bir ülkenin ''Batı'' ile
ilişkilerini düzeltebileceği ve ilk fırsatta petrol arzında inanılmaz hamleler
yapabileceği gelirlerinin yarısında fazlası petrole bağlı olan Rusya'yı
korkutmuş olmalı. Bu tarz tehditkar tavırlar izleyerek oluşturulacak kriz
ikliminde petrol fiyatlarının artacağını umut ediyorlar.
Rusya, gaz ve petroldeki büyük rakipleri Suudi Arabistan ve Katar'ın
Türkiye ile yakınlaşmasından oldukça rahatsız bunun en büyük sebebi de
Türkiye'nin petrol boru hatları ile Rusya'nın elinden enerji kartını almasında
gizli. Rusya Türkiye'nin enerji konusunda AB yanlısı tutumu sebebiyle AB
ülkelerine karşı enerji konusunda yaptırım uygulayamıyor. AB ülkeleri, Tanap
ile Azeri doğalgazını Yunanistan ve İtalya'dan tüm Avrupa'ya getirmeyi
hedeflemekte. Ayrıca Türkmenistan gazının Hazar denizinin altından Türkiye'ye
oradan da Avrupa'ya ulaştırılması Rusya'nın en büyük korkusu gibi
gözükmektedir. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol
boru hattı Kuzey Irak petrolü ile regüle edildiğinde, ambargodan bunalan
müttefik İran'ın gazını Avrupa'ya satmak
istemesi, İran'ın Türkiye dışında başka bir güzergahtan bu projeyi
gerçekleştirmesinin imkansızlığı Enerji konusunda kısır ama güzergah konusunda
muhteşem bir jeopolitik konuma sahip Türkiye'nin elini güçlendirmekte. Son
olarak Dünyanın en büyük petrol ve gaz üreticilerinden Katar ile
sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) konusunda 15 anlaşma yapılması analistler
tarafından Türkiye'nin enerji konusunda dağıtıcı merkez (hub) ülke hedefi ile
açıklanıyor. Rusya-Türkiye gerginliğinin salt sınır ihlali ile açıklanamayacak
kadar derin konular ihtiva etmesi mevcut durumun göstergesi.
Türkiye'nin olgun tutumu, Rusya'nın savaş söylemleri ve krizi
alevlendirme çabalarını söndürüyor. Yaptırımlarla kendi ekonomisini
baltalayacağı açık olan Rusya, AB ve ABD den 6 ay daha ambargoyu sürdürme
kararının ardından resesyon ve devalüasyon tehlikesi ile karşı karşıya.
Parekende ve Gıda sektörü %7 lik düşüşlerle rekor seviyelere dayanırken 2015 yılında
Rusya ekonomisinin %4 küçüleceği tahmin ediliyor. Dünya'ya açılan en güvenli
limanını Türkiye'yi de kaybettiğinde büyük bir ekonomik durgunluk Rusya'yı
bekliyor olacak. Elindeki kartlarını hoyratça harcayan Putin, siyasi
cephaneliğini bitirmiş durumda. Karakutular ile şov yaparak, Kadirov gibi bir
kuklayı Türkiye aleyhinde konuşturarak ya da nükleer savaş tehditleri ima
ederek acziyetini devam ettirmekte. Türkiye ise yaptırım yapabileceği uyarısı
ile Rus ekonomisini ciddi manada etkileyebileceği sinyallerini veriyor. Rus
otomotiv firmalarının Türkiye'den parça gelmemesi halinde büyür zararlara
uğrayacağı endişesi, Rus halk pazarlarındaki enflasyon Putin'in başına bela
açacaktır.
Nobel ödüllü Türk Prof. Aziz Sancar'ın da dediği gibi : "Allah Putin'e akıl versin. 1880 dönemi, Çarlık
dönemi geçti. Artık hasta adam Türkiye değildir, Rusya'dır."
erkankaraca@gmail.com
21 Kasım 2015 Cumartesi
Machiavelli - Prens üzerine notlar.
İnsanoğlu kendi kaderini tayin ederken her zaman adaletli ve doğru yol üzerine yol almaz. Bazen şartlar ve yazgı iktidar yolunda tek belirleyici unsur olabilir. Machiavelli Prens adındaki kitabında (aslında Prenslikler hakkında çevrilmesi daha uygun olurdu.) yazgı ve kabiliyeti %50 lik iki pay ile birbirine denk tutmaktadır.
Hükümdarın halka tarafından sevilen veya halk tarafından korkulan bir şahsiyet olup olmaması konusunda, bu tercihin nasıl olması gerekliliği ile ilgili kitapta bolca konu ve örnek yer almaktadır. İnsanları çıkarcı, içten pazarlıklı, nankör ve riyakar olarak tanımlar. Sevilen ve korkulan bir hükümdar olmanın doğruluğundan bahseder. Eğer sevilen bir hükümdar olunamıyorsa korkulan bir hükümdar olunmalıdır. Machiavelli: ''Hükümdarın sevilmesi kendi elinde değildir fakat korkutmak kendi iradesi ile gerçekleşmektedir. Bir hükümdar kendi elindekilere güvenmelidir'' şeklinde düşünmektedir.
Hükümdarın, mızmız, yalancı,hoppa, kadınsı ve kararsız olmaması gerektiğini öğütler. Ayrıca hükümdar nefret edilen bir karakter de olmamalıdır. İnsanların ırzına ve malına asla göz koymamalıdır. Nefret edilmeyen ama korkulan bir hükümdar nasıl olur sorusunun cevaplarını incelikle açıklamıştır.
Lejyonlara ya da diğer bir adla paralı askerler olarak anılan yapılara asla güvenilmemesi gerektiğini bir çok örnekle açıklamaya çalışmıştır. Karma ve yardımcı kuvvetlere yazarın güveni yoktur.
Machiavelli komşu savaşlarında tarafsız kalınmaması gerektiğini, kararsızlığın ve tarafsızlığın ülke yönetiminin başına büyük gaile açacağını savunur. Bu durumu şu şekilde temellendirir; tarafsızlık durumunda kazanan taraf her zaman ülken için bir tehdittir. Tarafını seçtiğinde kazanan eğer senin tarafınsa bir tercih yaptığın ve zor zamanında komşunun yanında olduğun için korkma. Eğer kaybedersen yine korkma çünkü tercih ettiğin ülke ile dost oldun. Dostun olmayan kişi senin tarafsız kalmanı, sana dost olan da silahınla ortaya çıkmanı ister.
Yazgı ( kader) konusunda çok ilginç analojilere yer vermiştir. Kaderi, her şeyi yakıp yıkan, ortalığı tarumar eden bir taşkın ırmağa benzetir. Herkesin kaçtığı önünde kimsenin duramadığı bu ırmak sakin olduğu zamanlarda bentler ile ıslah edilse sonuç sele dönüşemeyecektir.Yazgıyı da, insanın ihtiyacı olan erdemleri elde edemediğinde insanı yutan selle bir tutar. Bu yönü ile insanın kaderini kendi kendisinin tayin ettiğini, şartların yarı yarıya olduğunu anlatmaya çalıştır. Hükümdarın gözünün kara olması gerekliliği, kadere sahip olmak için sert önlemler alınması Machiavelli'nin diğer görüşleri arasındadır.
Sanılanın aksine yazar sadece pragmatizm kokan cümlelere yer vermemiş, liyakat, başarı, çalışkanlık, erdem gibi kavramlara bolca atıfta bulunmuştur.
Yazarı 15. yy da bu opsesif ve pesimist düşüncelere iten ana saik nedir? diye sorulsa tereddütsüz; İtalya'nın bölünmüşlüğü, şehir devletlerine ayrılışı, kendi içindeki savaşları derim. Yazar bu durumu fazlası ile içerlemektedir. Kim bilir İtalyan ulusu 19. yy daki tek bir bayrak altındaki birleşmeyi ilk tohumları atan Machiavelli'ye borçludur.
17 Ekim 2015 Cumartesi
Türkiye’nin gelişimi sınanıyor
Türkiye’nin gelişimi sınanıyor
Türkiye’nin sınırlarındaki İHA’yı düşürmesini değerlendiren Times of Turkey yazarı Erkan Karaca, “Her nesneyi lazerle vurabilecek silahları üretmeye başlayan Türkiye’nin neler yapabileceği bu tarz el ense hareketleri ile sınanıyor” dedi.

Türkiye sınırının 3 km içerisinde düşürülen insansın hava aracının (İHA) hangi ülkeye ait olduğu henüz belirsizliğini korurken Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu’nun “Rusya’yı her an sınırda bir kaza olabileceği konusunda uyardık” şeklinde açıkama yapmıştı.
Türkiye’nin sınırlarındaki İHA’yı düşürmesini yorumlayan Times of Turkey yazarı Erkan Karaca, “Son günlerdeki Rusların Türkiye’deki karışık faaliyetleri artık uç vermekte ve bu sorun Türkiye’nin savunma sanayisinde aldığı yol ile paralel bir hatta ilerlemekte. Hareket eden her nesneyi lazerle vurabilecek silahları üretmeye başlayan Türkiye’nin neler yapabileceği bu tarz el ense hareketleri ile sınanıyor. Kendi obüsünü, insansız hava aracını, korvetini, füzesini ve uydusunu yapan Türkiye 100 yıl önce kırılan çarklarını hala henüz tam döndüremedi. Tüm korku çarkların bir kez döndüğünde nelere gebe olduğunda saklı. Bu peşrev süresini başarı ile geçer ve büyük projeleri ile uçak gemisini, otomobilini, yolcu uçağını, uzay gemisini hedeflerse daha çok uzun yıllar sınanacağa ve bir çok ülkenin canını sıkacağa benziyor” dedi.
16 Ekim 2015 Cuma
Duyguların Ötesindeki Avrupa - Erkan Karaca
Stjepan
Mestrovic sosyoloji literatürüne ‘’duygu ötesi’’ (postemotional) kavramını
kazandırdığında Batı’nın ‘’medeni’’ insanı körfez savaşında petrole bulanmış
karabatak görüntülerini izleyerek bir duygu simülasyonu yaşamaktaydı. Aynı
duygu simülasyonu diğer bir anlatımla duygulanmış, üzülmüş gibi yapma durumu
Bosna savaşında, Afganistan ve Irak’ın işgalinde ve son olarak da Suriye’nin
parçalanma sürecinde de devam edecekti. Batı’nın her şeyi bilen ‘’üstinsan’’ ı
endişeleniyor, huzursuzlanıyor, kabul edilemez diyor fakat çıkarlarının uygun
düşmediği her türlü felaket durumlarında kulağının üzerine yatıyordu. Modern
zamanların kişisel hak ve özgürlüklerden, insan haklarından bolca bahseden özde
hissiz, tepkisiz ve bencil toplumları çoğunlukla kendi devletlerinin
ürettikleri savaşları diktatörlük, demokrasi, terör gibi kavramlarla
maskeliyordu.
Avrupa Birliği,
II. Dünya Savaşının ardından savaşın yıkıcılığından nasibini alan ülkeler
tarafından müzakere ve asgari müştereklerde birleşme ülküsü ile kuruldu. Bugün
kendi ordusu dışında hemen hemen her şeye sahip bu büyük uluslar üstü
(supranational) yapı ‘’farklılıkta birlik’’ mottosu ile yola çıkacak ve tarihin
gördüğü en cazibeli organizasyonlardan biri olacaktı. Bu organizasyon da
Batı’nın hemen hemen tüm siyasal aktivitelerinde takındığı tavır gibi ‘’duygu
öteci’’ bir yapıda olacaktı. İnsan haklarından bahsederken aynı zamanda kendisi
ile alakalı olmayan ülkelerin iç işlerine karışacak, yani ilerleme raporlarının
satır araları ile ülkelere nizam vermeye yeltenecekti. 2008 krizine kadar bu
görkemli yapı tüm dünya tarafından kişisel hak ve özgürlüklerin, iktisadi
rahatlığın, işsizliğin ve refahın merkezi olarak lanse edilmekte
‘’Avrupalılık’’ kavramı tüm dünyada pik noktasına ulaşmaktaydı. Müthiş bir göç
dalgası, mülteci akınları Avrupa Birliği’ni bazı politikaların etkin şekilde
kullanılmasına yönlendirdi. Göç politikası böyle bir ihtiyacın ardından belki
de tüm dünyanın mazlumlarının daha etkin sömürülmesi amacıyla ortaya çıktı. Bu politikanın
gizli olmayan en önemli 3 maddesi şu şekildeydi: 1-
Yasal göçün daha iyi düzenlenmesi, 2 düzensiz göçün engellenmesinin
güçlendirilmesi ve 3 kalkınma için göçün karşılıklı yararlarının azamiye çıkarılması.
Görüldüğü gibi AB, 1. Madde ile ilgili ben istediğim
mültecileri alayım (mümkünse entegrasyona uygun). 2. Madde ile savaş, fakirlik
ya da baskın bir göç dalgasının önüne geçeyim. 3 Madde ile de kazan kazan (win
win) mantığını hedefleyerek savaş, hastalık, afet gibi felaketlerden etkilenen yardıma
muhtaçlar için önce kendi çıkarımı düşüneyim minvalinde hareket etmektedir.
AB’nin en etkili organlarından birisi olan AB
Komisyonu tarafından hazırlanan göç politikaları yaşlanan AB nüfusunu biraz
daha gençleştirmek, göçmenleri köle gibi çalıştırarak istifade etmek ve bu
dinamizm ile uçurumun kenarında olan ekonomik yapıyı düzeltmek istemektedir.
Ucuz iş gücü sanayi devriminden bu yana rekabetin en önemli noktası olmaya
devam etmektedir. Kar ve çıkar eski
çağlardan bu yana Avrupa’da çok şeylerin değişmediğini bizlere gösteriyor. Bugün
bu konular komplo teorisi olmayıp Fransız Ulusal Cephe’den Le Pen, İngiltere Bağımsızlık Partisinden Nigel Farage
gibi AB parlamentosunda grupları bulunan liderler tarafından defaatle dile
getirilmektedir. Kısacası AB’nin kirli çamaşırlarını AB ülküsüne karşı aşırı
sağcılar ortaya dökmektedir.
Savunmasız mültecilere tekme atan gazetecilerin, sığınmacı
küçük kızla dalga geçen karikatürlerin, savaştan ve fakirlikten kaçan
insanların deniz ortasında bırakılmalarının, AB medeniyetinin beşiği olarak
görülen agoraları ile meşhur ülkenin sahil güvenliğinin mülteci botlarını
batırma hikâyelerinin ne anlama geldiğini ortalama zekâya sahip her insan artık
rahatlıkla anlayabilmekte. Günümüzde böylesine geniş bir iletişim ortamında
bunların saklanması mümkün görünmemektedir.
Erkan Karaca
18 Ağustos 2015 Salı
Devlet Ana - Değerlendirme
Belki de edebiyatımızda doğu batı sentezini doğu ve batıya hakkını vererek gerçekleştiren en büyük isimdir Kemal Tahir. Onun kalemindeki yerel ağızlar, şiveler, Anadolu düşüncesinin saflığı çok ender yazar tarafından neşredilmiştir.
Tarihi karakterlerin çok fazla değiştirilmeden tarihi olayların içinde resmedilmesi işi ciddi bir iştir. Böyle bir eser kaleme almak isteyen kişi tarihi olayları sadece tek kaynaktan okumayıp birçok farklı tarihi tek potada eritmesi gerektiğini iyi bilir. Çetin, yorucu ve disiplin isteyen bu tarz eserlerin tadına doyum olmadığı aşikardır. Çünkü okuyucu bu tarz eserlerde bir taşla birçok kuş vurmaktadır. Hem tarihi konuları hikayelendirdiğinden dimağındaki tarih canlı ve taptaze kalır, hem de bu temel tarih bilgisi yeni konuların öğreniminde beyindeki nöron ağının daha da uzamasını sağlar. Öğrenmenin en sadık dostudur hikayelendirmek. Öyküleyici anlatım, kutsal kitapların en göze çarpan yanıdır. Konumuza dönecek olursak Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemi çoğu insanın zihninde oldukça soluk şekilde yer alır. Hatta kuruluş yılı hakkında tarihçiler arasında görüş birliği yoktur. 1299 Devletin kuruluş yılı olarak kabul edilse de 1302 yılındaki Bizans ile gerçekleştirilen Koyunhisar savaşını kuruluş olarak kabul eden duayen tarihçiler vardır. Dönem, olayları, toplumları ve kişileri ile eşsiz bir yere sahipse de bu dönemle ilgili elimizdeki belgeler sınırlıdır. İşte bu sınırlı dönem için yazılan bu roman, Kemal Tahir'i sanatının doruk noktalarına ulaştırmış okuyucunun gönlünde bambaşka bir yere taşımıştır.
Devlet Ana kendisini bu topraklara ait hisseden tüm unsurların, tüm mozaiğin kitabı. Rum Mavro, Kerim çelebi, Orhan Bey, Kaptan Paşa, Adem Ejderhası Pir Elvan, Benito Keşiş, Frenk Notüs Gladyüs, Osman Bey, Türkopol Uranha ve Bacıbey yani Devlet Ana. Öyle vurucu karakterler var ki kitapta ve bu karakterlerin hemen hemen hepsi kitabın bir bölümünde başrolü oynamakta. Bugün holywood filmlerinde izlerken senaristleri kutladığımız farklı bakış açıları ile farklı kişilerin gözünden işlenen dünya tasvirinin muhteşem bir örneğidir. Öyküler, kişiler, olaylar kitabın her yerinde farklı farklı şekillerde fakat asla karışmayan hakim bir yapıdadır.
Konu ile ilgili harika bir inceleme elime geçti. Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karabulut'un hazırlamış olduğu incelemeye buradan ulaşabilirsiniz.
Erkan Karaca
5 Ağustos 2015 Çarşamba
Politika Sanatı - Gaston Bouthoul - Özet
Politika sanatı, Antikçağ dan günümüze politika ile ilgili eserler neşretmiş, siyaset arenalarında güreşmiş krallar, hükümdarlar, filozoflar, sosyal bilimciler, dini liderler ve büyük askerlerin yönetim sanatı hakkındaki fikirlerinden oluşan derleme bir kitap.
Antikçağ ile ilgili bölümde ilk antlaşmalar, Çin filozoflarının aforizmaları yer almakta (Lao Tzeu, Konfüçyus). Kitabın ilk bölümlerinde Grek kültürüne yer verilmiş ve Atina demokrasisi, doğrudan demokrasi gibi kavramlar kısa kısa açıklanmıştır. Platon ve yönetim felsefesi, idealar dünyası, yurttaşların görev dağılımı gibi kavramlara atıfta bulunulmuş. Dili biraz ağır olsa da (çevirinin bir sonucu olarak) okuyucuyu sıkmayan herkesin bir tarafından tutup kendi memleketi ile ilgili konuları örnekleyebileceği alanlar mevcut. Bunun sebebi de Fransız yazar Gaston Bouthoul’un etkilendiği tarihin önemli şahsiyetlerinin vurucu cümlelerini yakalamaya çalışmasında gizli. Daha iyi bir çeviri olsaydı başucu eserlerinin yerini alması işten bile değilmiş (ez azından benim için). Platon demişken mağara metaforuna değinilmemesini yadırgadığımı söylemek isterim. Ya gözden kaçtı ya da kitaba bilerek konulmadı lakin iki durumda da bence önemli bir düşünce ürününden mahrum kaldı okur. Platon’dan komünizm’e atıfta bulunan yazar, komünizm ile bağlantı kurmaya çalışmış ancak cümleler yerli yerine oturmadığından çok kısa ve yavan bilgiler neşretmiş. Antik çağda Aristo ve Cicero duraklarında duruyoruz insanın toplumsal bir hayvan olduğu, Aristo yönetim kuralları, savaşa karşı erdem, Aristo devletçiliği, halkçılık, devletin ulaşması gereken ülkü ve zorbalık konularına değinilmiş. Bir diğer antik dönem filozofu Cicero’nun kaleminden (Aristo ile aralarında 200 yıldan fazla zaman vardır) devlet işlerini yönetenlerin ödevleri ile yurttaşların devlet görevlilerine karşı takınması gereken uysal tavırlardan kısa bahsedilmiş ve antik çağ kapatılmış.
Ortaçağı Saint Augustinus ile açan yazar dindar bir Hristiyan olan ‘’aziz’’ hakkında kısa bir bilginin ardından savaşı sözle bitirebilmek gibi ilginç ve dönemin düşüncesini yansıtmayan kavramlara değinmiştir. Savaş ve Barış kavramlarından barışı öven S. Augustinus ‘’Tanrı ile sonsuz yaşama girecekler ve şeytanla sonsuz acılara katlanacaklar’’ şeklinde insanı iki bölüğe ayırarak betimlemiştir. Bu bölümde ortaçağın önemli papalarından Gregorius Vll in madde madde sıralanan vaazından bir bölüme yer verilmiştir. Bu bölüm aydınlanma öncesi Avrupa’nın siyasi durumu hakkında önemli ipuçları vermektedir. Hızlı bir şekilde (yaklaşık 150 yıl) tarihin istasyonlarında seyreden kitap Dante durağında durur. Papalığa karşı yılmaz bir muhalif olan Dante’nin kilisenin yetkilerinin siyaset dışında taşınması gerektiği düşüncelerine yer verilmiş. Dante’ye göre kilise sadece ruhani işlerle ilgilenmeli, yönetimi tüm Hristiyanları buyruğu altında toplayacak krala bırakmalıdır. İbn-i Haldun’u da es geçmeyen yazar ‘’mukaddime’’ hakkında önemli bilgilere yer verir. Sultanda bulunması gereken özellikler İslam tarihinden örneklerle açıklanır.
XVI. yüzyıl Makyevel ile açılır yönetim biçimleri, halkın devlete karşı olan tutumu, anarşi kavramları ile özgürlüğün koruyucusu halk hakkında çeşitli başlıklar altında bilgilerle satırlar sonlandırılmış. Ilımlı olmanın zararlarından bahseden Makyevel detaylı olarak Monarşi’nin nasıl yönetileceği hakkında bilgiler vermektedir. ‘’Duruma göre davranmak ve her durumda gücü kullanmak’’ hepimizin aşina olduğu Makyevelizm kavramını açıklar niteliktedir. Thomas More ile mülkiyet hakkının gereksizliğine değinen kitap, dönemin İngiltere’sinin kokuşmuş düzeni, dini yapısı ve reformlara gösterdiği reaksiyon bağlamında benzersiz bilgiler vermektedir. Bu bölümde Utopia’dan küçük alıntılar yeralıyor, ‘’paraya paydos’’ başlığı altında T. More hakkında konsantre bilgiler içeren bölüm, okunmaya değer birkaç sayfadan oluşuyor. Yine kanımca Thomes More gibi bir engin çağlayana 5 sayfa gibi az bir yer ayırılması kitabın eksiklerinden. Devlet işlerine karışıp sonra çiftliğine çekilen ardından da meşhur ‘’Denemeler’’ ini yazan Montaigne, münzevi bir hayat yaşaması, dönemin olaylarına bakış açısına değinilmiş. Bu yönü ile Montaigne tüm Avrupa için özgür düşünce bağlamında kaynak bir şahsiyet olarak resmedilmiş. Objektif oluşu ve kenara çekilmiş düşünce yapısı ile benzersiz fikirler kısa da olsa teker teker gözler önüne serilmekte. Bu fikirler bazı aforizmalar ile desteklenerek içi doldurulmuş ya da ‘’yalanın gerekliliği, kolay eleştiri, mesleklerin en çetini’’ gibi başlıklarla temellendirilmiş. Şimdi bir de şöyle bir şey var normalde kitap özetlerinde ‘’mışlı, mişli’’ geçmiş zamanlar kullanmayı pek sevmiyorum lakin kitap bir ‘’derleme’’ (compilation) olduğundan kişilerin ve kitabın insicamını yakalamak adına böyle bir yöntem seçtim bunun birkaç sebebi vardı. Bunlardan birisi özet olabilecek kişinin sarf ettiği ‘’aforizma, slogan, motto, özlü söz, propaganda’’ tarzındaki yapılara atıfta bulunmadan o kişi hakkında tatmin edici bilgiler verileceğini düşünmediğimden böyle bir yöntem seçtim. İkinci sebep de kitabın çevirisinin tatmin edici boyutta olmamasından kaynaklanıyor bu konudan da daha önce bahsetmiştim. Kötü çeviri demişken hayatımda okuduğum en kötü kitap çevirisi İskoçyalı büyük insan, büyük iktisatçı ve ahlak felsefecisi Adam Smith’in ‘’Ulusların Zenginliği’’ (The Wealth of Nations) kitabıydı. Bu kitabı rahmetli Haldun Derin çevirmişti hiçbir şey anlamadan okuduğum nadide eserlerden birisi olarak not etmişliğim vardır. Konumuza geri dönelim; XVII. Yüzyıla geçmeden evvel son durağımız Campanella. Bu ismi kitap sayesinde tanıdım. Matematikten büyüye, Felsefeden siyasete kadar geniş bir yelpazede eserler neşreden bu hem kralcı hem Papacı ve aynı zamanda da Luther ve Calvin’e bulaşmadan reformcu olabilen dominiken papazının ilgimi cezbettiğini söylemeliyim. Ortak toplum hayatı, Yöneticiler ve Erdemliler gibi konularda dönemin eleştirel bakış açısını yansıtan düşünürden kısa bir paragraf paylaşmak istiyorum içimden geldi.
‘’Bizde ne kadar erdem adı varsa, güneş ülkesinde de o kadar yönetici vardır ve erdemler onların görev adlarıdır. Örneğin büyüklük, cesaret, namus, cömertlik, doğruluk, ustalık, gerçeklik, iyilik, güler yüzlülük, çalışkanlık, tok gözlülük (ve daha başka) adlı yöneticiler vardır. Kim çocukluğunda okulda bu erdemlerin birine fazla eğilim gösterirse, o bu göreve seçilir. Hırsızlık, adam öldürme, ahlaksızlık, zina gibi suçların ne olduğunu bilmezler. Onların birbirlerine yüklediği suçlar: nankörlük, nezaketsizlik, tembellik, asık yüzlülük, huysuzluk, hafiflik (?), dedikoduculuk, ve yalancılıktır. Hele yalancılık onlar için vebadan beterdir. Bu suçların cezası, yargıçların uygun görecekleri bir süre, ortak sofradan uzaklaştırılmak ve kadınsız bırakılmaktır’’
Ne ilginç kafalar yani bir zamanlar erdemli insanlara verilen cezalar sofradan uzaklaştırmak ve kadınsız bırakmak (?) gibi ilginç cezalardan ibaretmiş. Kadın dırdırı çeken insanları erdemli olmaya davet etmek gerek sanki. Konumuza dönersek bu Campanella yöneticilerin seçimi ile kafayı bozmuş bir aydınımız. Günlük hayatın şekli, kurultaylar, yargıçlar ve adalet başlıklarında bu ilginç şahsiyetin düşünceleri kitabı aydınlatıyor.
Kitabın 80 sayfasını devirdik. XVII. Yüzyıla geldik. Richelieu adında 22 yaşında piskopos olan ardından da Fransa başbakanı olan Protestanların korkulu rüyası bir şahsiyet bize ilk sayfadan göz kırpıyor. İç politikada soyluları krala boyun eğdirmeye ve ekonomik bolluk getirmeye var gücü ile çalışıyor. Dış politikada ise Fransa düşmanlarını yenerek güvenli ve dengeli bir barış sağlama yolunu tutuyor. Richelieu’ya modern anlamda ‘’ilk politika adamı’’ diyenler çokmuş (?). Düşünür ile ilgili kitapta hepimizin dolaylı da olsa tanıdık olduğu bir özlü söz mevcut ‘’Bir devletin başında olanlar yıldızlara öykünmek zorundadırlar. O yıldızlar ki, köpekler havlaya dursun, onları aydınlatıp yollarına devam ederler.’’ Bu söz bana Mircae Lucescu’nun yıllar önce sarfettiği ‘’köpekler havladı diye atlar ölmez’’ sözünü hatırlattı ki hala bu sözün birçok muhabbet arasında söylendiğine tanıklık ederim. Arada bir bağ var mı? Belki etimolojik, morfolojik ya da fonetik açıdan bir bağ söz konusu değil takdir edersiniz ki kişilerden biri Fransız diğeri Rumen. Lakin semantik açıdan bana çok yakın geldi. Ben bir bağ kurdum ama güçlü anlamlandıramıyorum, geçelim… Oliver Cromwell (1599-1658) Parlamentoya giren bu ünlü siyaset adamı 1640 da İngiliz devrimini hazırlayan şahsiyet. Kral ordularını yeniyor, İrlanda ve İskoçya’yı buyruğu altına alıyor ve Charles I i ölüme mahkum ettiriyor. İngiltere Cumhuriyetinin koruyucu lordu oluyor. İngiltere’de cumhuriyet ilan ediyor ve kısa süren bu cumhuriyet İngiltere’nin kurduğu ilk ve tek cumhuriyet. Meclise şu şekilde hitap ediyor:
‘’Acele edin ve defolup gidin.Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şeysiniz! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Bir parça vicdan da mı yok? Atım kadar bile dindar değilsiniz! Altın sizin yeni Tanrınız olmuş! Satılığa çıkarmadığınız bir değer bile kalmadı. Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz? Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, varlığınızla kirletiyorsunuz! Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız, kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Bu gücü de bana Tanrı verdi. Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim. Vay halinize! Şimdi derhal defolun! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin! Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!’’
Bu paragraf kitapta yok aşağıdaki iki paragraf da wikipedia dan alıntı çünkü o kadar ilginç bir dönemi yansıtıyor ki bu nokta buraya bunu eklemeseydim olmazdı. Kendimi eksik hissederdim buradan ricam kitabın yeni baskısı olursa mutlaka bu paragrafların eklenmesidir. Ayrıca O. Cromwell 1650 ile 1658 yılları arasında ‘’İngiltere’nin devlet koruyucu Lord’u’’ (diktatörü) mahlasıyla İngiltere’yi yönetmiş 1958’de ölümünün ardından evladı olan Richard Cromwell görevi devralmış 2 yıl sonra da buraya dikkat idare yeteneğinin çok az olduğu görülmüş ve ülkenin bir siyasal, ve ekonomik karmaşıklık gölgesi altına girdiği anlaşılmıştır. Bunun üzerine Commonwealth rejiminin İskoçya'ya gönderdiği vali olan General Monck monarşiyi tekrar geri getirme kararı ile İskoçya'dan ordusuyla gelip Şubat 1660da Parlamento'yu fesh edip Richard Cromwell'i azletmiştir. Stuart Hanedanı'ndan (babası idam edilmiş kral I. Charles olan) II. Charles Londra'ya 23 Nisan 1661'de gelip taç giymiştir. Bu yeni Krallık rejimi İngiliz tarihçileri tarafından Restorasyon devri olarak anılır.
Kral II. Charles yeniden tahta çıkınca, babasının idamının öcünü gayri-insanî uygarlık dışı bir şekilde almıştır. Sembolik olarak babası kral I. Charles'in idam edilmesinin 12. yıldönümünde, 30 Ocak 1661'de Oliver Cromwell'in gömülmüş cesedi Londra'nın Anglikan katedrali olan ve ünlü İngilizlerin mezarlarının bulunduğu "Westminster Abbey Katedrali" içindeki mezarından çıkartılmıştır. Cromwell'in cesedi zincirlere bağlanmış ve türlü işkencelerin ardından suçluların idam edildikleri Tyburn'da asılıp halka gösterilmiştir. Sonra Oliver Cromwell'in başı kesik cesedi işaretlenmemiş bir çukura atılmıştır. Aynı zamanda bu uygarlık dışı barbar muamele, I. Charles'ın idamına karar veren mahkemenin üyeleri olan Amiral Robert Blake, başhakim John Bradshaw ve Cromwell'in damadı General Henry İreton'un cesetlerine de uygulanmıştır.
Oliver Cromwell'in kesik başı ise bir kazığa geçirilmiş ve Ingiltere Parlamentosu binasının en eski kısmı olan Westminster Hall'un çatısının tepesinde çakılmış; II. Charles'in hükümdarlığı süresince 1685'e kadar burada kalmıştır. Bundan sonra kazığa geçirilmiş Cromwell'in kafası birkaç kere el değiştirmiştir. Örneğin 1814'de Josiah Henry Wilkinson adlı bir kişi Cromwell'in kazığa takılı kafasının sahibi olmuştur.[1] Ancak 1960'da Cromwell'in kazığa takılı kafası bir mütevazı bir merasimle Cambridge Üniversitesi, Sidney Sussex Koleji bahçesinin bir köşesine gömülmüştür.
Ne demiş O. Cromwell : ‘’Bir tek kişinin ve bir parlamentonun yönetimi temel olan bir şeydir. İşin özü de budur, herşeyi yapan da bu’’
‘’Her yönetimde temelli bir şey olmalı, Magna Carta gibi bir şey ki hiç değişmeden kalsın’’
‘’parlamentoların değişir olmaları değişmez bir kuraldır’’
‘’dinde vicdan özgürlüğü bir temel kural değil midir?’’
23 Mayıs 2015 Cumartesi
Atilla Yayla - Mısır darbesinden dindar muhafazakâr seçmenlerin çıkardığı dersler
Atilla Yayla - Mısır darbesinden dindar muhafazakâr seçmenlerin çıkardığı dersler
Mısır'daki darbe rejimi insan hakları ve demokrasi ihlâllerine devam ediyor. Son olarak darbeyle yerinden edilen devlet başkanı Mursi ve 100 kadar taraftarı idama mahkûm edildi. Üç öğrenci alelacele asıldı. Sisi yönetimi ülke içinden ve dünyadan gelen/gelecek tepkilere bağlı olarak idam cezalarını infaz yolunda ilerleyeceğe benziyor.
Mısır'daki darbe ve sonrasındaki gelişmeler hakkında konuşmak zorundayız. Başka bir deyişle Mısır darbesi Türkiye'yi de ilgilendiriyor ve Türkiye'deki saflaşmalara ışık tutuyor. Türkiye'de darbelere öteden beri destek vermiş olanlar ile Gezi'yle birlikte darbeci saflara katılmış çeşitli toplum kesimlerinden kimselerin bir kısmı sessizliğini koruyor. Böylece darbeye pasif destek vermiş veya yapılanları onaylamış oluyor. Demokrasi damarı iyice yırtılmış bazıları ise bırakın darbeyi idam cezalarına dahi coşkulu destek veriyor ve “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” havasında Türkiye'deki politikacılara imalı mesajlar gönderiyor. Bunların en adisini Hürriyet gazetesi gerçekleştirdi. Ancak, sosyal medyada da masum insanların asılmasını hararetle savunanlar ve insanlık dışı yorumlar yapanlar var.
Darbe sonrası günlerde bir köşe yazarıyla televizyonda tartışmıştım. Demokrasi ve liberalizm kavramlarına azimle sahip çıkan muhatabım, Mısır'daki darbeyi de aynı kararlılık ve azimle savundu. Mursi'nin hatası olarak gördüğü şeyleri sıraladı. Mursi'nin kazandığı seçimlere katılımın düşük olduğunu söyledi. Geniş toplum kesimleri Mursi'yi istemiyor, bu yüzden 22 milyon kişi Mursi'ye karşı imza verdi dedi. Mursi'nin ülkenin problemlerini çözemediğini, sadece kendi tabanını öne çıkartan atamalar yaptığını iddia etti. Ona göre bunlar darbeyi meşrulaştırmaktaydı. Aslında ortada darbe de yoktu, sadece genelkurmay başkanı devlet başkanını azletmişti(!). Askerî müdahale demokrasiye darbe indirmemişti, aksine demokrasiyi koruma adına yapılmıştı. Mursi'nin “gönderilmesinden” sonra artık Mısır'da demokrasi kurulabilirdi. Bütün argümanlarını çökerttiğim hâlde o kişi Mısır darbesini savunmaktan vazgeçmedi. Hatta söz bir ara Türkiye'nin 1960 darbesine gelince, politikacıların (yani Menderes ve arkadaşlarının) hatalarının darbeye sebep olduğunu söyleyerek 1960 darbesini de savundu. Ben bunun anti demokrat bir tavır olduğuna işaret edince tartışmada bataklığa sürüklenmekte olduğunu anlayıp hemen geri çekildi. Şimdi merak ediyorum, aynı kişi son olayların, idam cezalarının ve infazların ışığında Sisi'yi ve darbesini hâlâ savunuyor mu?
Mısır'daki darbe Türkiye'deki Gezi kalkışmasıyla aşağı yukarı eş zamanlı vuku buldu. Belki de istenen önce Türkiye'de bir iktidar değişikliğiydi. Doğrusu bu Mısır darbesini çok kolaylaştıracaktı. CNN başta olma üzere uluslararası medyanın adeta ülkemizden iç savaş canlı yayını yapıyormuş havasına girmesi bunun işaretiydi. Ancak, Erdoğan'ın direnmesi ve toplumun en az %80'inin ona sahip çıkması bunu önledi.
Türkiye Mısır darbesine en açık ve dürüst tepki gösteren ülke oldu. O günden bugüne de tavrını değiştirmedi. Buna karşılık, demokrasi ve özgürlük kendi mallarıymış gibi konuşan ve gerek gördüğünde dünyaya ders vermeye kalkışan Batı ülkeleri ya sustu ya da Sisi'ye açık ve örtülü destek verdi. Böylece Batı değerleri adını verdikleri şeyler açısından sınıfta kaldı.
Mısır'da olup bitenden Türkiye üzerine bazı dersler çıkarmak mümkün, hatta zarurî. Ülkemizdeki dindar muhafazakâr toplum kesimleri Mursi'nin başına gelenleri izliyor ve bunları kendince yorumluyor. Aldığı siyasî pozisyonda bunun büyük etkisi oluyor. Esasen Gezi ve 17-25 Aralık gibi büyük ve her gün yenileri vuku bulmakta olan daha küçük olaylar muhafazakâr kesimi politize ediyor ve saflarını sıklaştırmaya itiyor. AK Parti iktidarlarının 13 yılın yorgunluğunu üzerinde taşımasına ve irili ufaklı birçok hata yapmasına rağmen milyonlarca seçmenin iktidarın arkasında durmasının ana sebebi bu. Bu kitleler iktidara karşı yürütülen ve demokratik meşruiyetin dışına taşırılan savaşı tarafsız seyirci gibi izlemiyor. Sonucun hayatlarına derinden tesir edeceğini biliyor. AK Parti hükümetlerinin demokrasi dışı –sokak şiddeti, bürokratik darbe vb.- yollarla yıkılmasının kendi haklarının çiğnenmesine ve hayat alanının daralmasına sebep olabileceğini bildiği için iktidarın yanlışlarını arka plana itiyor. Neredeyse tüm muhalefet partileri ve cemaat de bu hassasiyeti kaşıyan söylemleri ve icraatları sürdürüyor. Bu, AK Parti'nin iktidarını koruma şansını artırıyor.
Kısaca söylemek gerekirse, siyasî aktörlerin/partilerin Mısır'daki duruma karşı takındığı tavır Türkiye'de muhafazakâr toplum tabakalarının siyasî tercihini belirleyen faktörlerden biri. Muhalefet partileri bu kozu iktidar partisinin elinde almadığı sürece de böyle olmaya devam edecek.
About Me
Popular Posts
-
Neyzen Yusuf Paşa'dan Segah Peşrevi. Eserin notasını ve Yusuf Paşa ile ilgili bilgileri aşağıda bulabilirsiniz. Eserin Notası İ...
-
Osman Nihat Akın'dan ''Gözümden gitmiyor bir dem'' şarkısı. Kız ney ile icra edilmiştir. Gözümden Gitmiyor Bir Dem...
-
Osman Nihat Akın'ın ''O güzel başını göğsüme koysam'' adlı Kürdilihicazkar eseri. Kız ney ile icra edilmiştir. Eserin no...
-
Lavtacı Andon'un eşsiz eserini kız ney ile icra ettim. Tane tane akan yeni başlayanlar için oldukça kolay bir eser. Lavtacı Andon hakkın...
-
İran sinemasının çarpıcı örneklerinden birisi. .. 2011 yılının en çok ses getiren filmlerinden olup, aynı zamanda da En İyi Yab...
-
Belki de edebiyatımızda doğu batı sentezini doğu ve batıya hakkını vererek gerçekleştiren en büyük isimdir Kemal Tahir....
-
Tamburi Cemil Bey'in öğrencisi Refik Fersan üstadımızın Rast makamındaki eşsiz eserini (biraz amatörce) geçtim. Yeni başlayanlar için ...
-
Politika sanatı, Antikçağ dan günümüze politika ile ilgili eserler neşretmiş, siyaset arenalarında güreşmiş krallar, hükümdarlar, filozof...
-
Gaziantep hakkında gezi notları tutarken güzelliğin tadına do y a doya varamıyor insan. O anı ölümsüzleştirmek istiyor. Anlatab...
-
Hasta Adam 18 Yüzyılın başında Rusya kaynaklarına göre Büyük bizim kaynaklarımıza göre ''Deli'' Petro a...
Templateclue
About me
Blog Archive
Pages
Subscribe
Popular Posts
-
Neyzen Yusuf Paşa'dan Segah Peşrevi. Eserin notasını ve Yusuf Paşa ile ilgili bilgileri aşağıda bulabilirsiniz. Eserin Notası İ...
-
Osman Nihat Akın'dan ''Gözümden gitmiyor bir dem'' şarkısı. Kız ney ile icra edilmiştir. Gözümden Gitmiyor Bir Dem...
-
Osman Nihat Akın'ın ''O güzel başını göğsüme koysam'' adlı Kürdilihicazkar eseri. Kız ney ile icra edilmiştir. Eserin no...
-
Lavtacı Andon'un eşsiz eserini kız ney ile icra ettim. Tane tane akan yeni başlayanlar için oldukça kolay bir eser. Lavtacı Andon hakkın...
-
İran sinemasının çarpıcı örneklerinden birisi. .. 2011 yılının en çok ses getiren filmlerinden olup, aynı zamanda da En İyi Yab...
-
Belki de edebiyatımızda doğu batı sentezini doğu ve batıya hakkını vererek gerçekleştiren en büyük isimdir Kemal Tahir....
-
Tamburi Cemil Bey'in öğrencisi Refik Fersan üstadımızın Rast makamındaki eşsiz eserini (biraz amatörce) geçtim. Yeni başlayanlar için ...
-
Politika sanatı, Antikçağ dan günümüze politika ile ilgili eserler neşretmiş, siyaset arenalarında güreşmiş krallar, hükümdarlar, filozof...
-
Gaziantep hakkında gezi notları tutarken güzelliğin tadına do y a doya varamıyor insan. O anı ölümsüzleştirmek istiyor. Anlatab...
-
Hasta Adam 18 Yüzyılın başında Rusya kaynaklarına göre Büyük bizim kaynaklarımıza göre ''Deli'' Petro a...





