11 Ocak 2016 Pazartesi

Kısa bir Gaziantep gezisi...






Gaziantep hakkında gezi notları tutarken güzelliğin tadına doya doya varamıyor insan. O anı ölümsüzleştirmek istiyor. Anlatabilmek, yorumlayabilmek ve betimlemek... 
Dolu dolu 3 günlük bir gezide insan nasıl da zamanın durabildiğine şahitlik edebiliyor.  
Soğuk bir Aralık İstanbul'undan yola çıktık. Yılbaşı akşamı olması ve kar yağışı sebebiyle İstanbul'dan çıkmak oldukça güç olsa da seyahatin motivasyonu ve heyecanı ile Sabiha Gökçen havalimanı yoluna kadar yüksek bir enerji ile yola devam ettik. Hava limanı kapısına yaklaştığımızda  havayolu şirketinin sms ini aldık ve adeta yıkıldık. Mesajda kar ve buzlanma sebebiyle uçuşumuzun iptal edildiği yazıyordu. Kısa bir şaşkınlık ve duraklama ardından Gaziantep gezisine karayolu ile devam edeceğimizin kararını almamız çok kısa sürdü. 20 saatlik yolculuk ile Öğle vakitlerinde Gaziantep'e vardık. 
Şehre ilk giren için Gaziantep sıradan bir ortadoğu şehri gibi görünebilir. Güzelliği, zarafeti ve canlılığı içinde saklı olan eşsiz bir medeniyetin son temsilcilerinden olduğunu yavaş yavaş kabul ettirir size.  
Konakladığımız mekan eski bir Gaziantep evi, bir butik otel. İçinde Ocaklığı, mahzeni ve geniş  avlusu olan bir ev. Ortadaki büyük avluya yöre insanları ''hayat'' diyorlarmış yeni öğrendik.  Üzerine kafa yorulacak bir kelime ''hayat''. Sanki hayatın içeride olduğunu, mahremiyetin kutsallığını anlatıyor bizlere... 

Vakit kaybetmeden kendimizi Antep'in büyülü atmosferine teslim ediyoruz. Kaleye çıkıyoruz, Antep savunmasının anlatıldığı tematik bir mekana dönüştürülen kalede validesinin peçesini açmak isteyen Fransızları taşlarken süngü ile şehit edilen Şehit Kamil karşılıyor bizleri... Kalenin antik çağlardan bu yana kullanıldığını öğreniyoruz oldukça eski bir höyük üzerine bina edildiği rivayet ediliyor. 
Kaleye çok yanın olan Hamam Müzesine giriyoruz. Giriş ücretsiz ayrıca ortam tertemiz.  Antep'in hamam kültürünü Antepli entelektüellerin cümleleri ile hazırlanmış videolardan öğreniyoruz. Osmanlı döneminin hamamlarını tasvir eden sanal tur etkileyici. Müze aynı zamanda eski bir hamam. Künkleri, sıcaklık, ılıklık ve soğukluk bölümleri ile gerçek bir hamam. Yeni doğan bebeklerin yıkanma geleneklerini, kına gecelerinin coşkusunu heykeller, yazılar ve gerçeğin bire biri olarak hazırlanmış cansız mankenlerin eşliğinde hafızamıza alıyoruz. Arka planda kına gecesi sesleri eşliğinde geziyorsunuz müzeyi. Hamam Müzesi adeta bir eğitim kurumu gibi işliyor. Mutlak suretle gezilip görülmeli.  

Hamam müzesinin biraz ilerisinde Mutfak müzesine geçiyoruz. En az Hamam müzesi kadar etkileyici. Sebzeler, meyveler, etler, tahıl ve bakliyat grubu nasıl pişirilir, Antep mutfağında hangi lezzetler daha öne çıkar öğrenmek isteyen için daha iyi bir kaynak herhâlde bulunamaz. Kullanılan kap, kacak, tencere, tava, havan, sahan, tepsi, cezve, bardak... Tüm mutfak materyalleri burada. Kepçeye benzeyen kahve cezveleri bizi şaşırtıyor. 

 Oyuncak müzesini ve Atatürk Anı Müzesini geziyoruz. Çevremiz taş evlerle dolu eski evlerin çoğu restore ediliyor. Bayazhan Kent Müzesi Gaziantep hakkında bolca bilgi ile dolduruyor dimağımızı. Verilen kulaklık maketlere ve resimlere yaklaştığımızda Antep ile ilgili bilgi aktarıyor. Camiler, okullar, şehitler ve kültürel ürünler hakkında doyurucu bilgiler gezimize eşlik ediyor. Baklavanın imal edilişi ve kültürü ile ilgili belgeseller ilgimizi çekiyor. Bunca konsantre bilgiyi depolarken müzeye ödediğimiz ücret 1 tl.   


Bey Mahallesi tarihi bir mahalle etraf harika taş evler, konaklar ve sosyal tesislerle dolu. Daracık, Arnavut kaldırımları ile bezeli  taş sokaklar... Kim bilir ne kadar nal sesini gizliyordur içlerinde. Kaç şemsiye çevrilmiştir ince omuzlarda, bu sokak kaç düşen mendilin yumuşaklığına hasrettir.  



Bulunduğumuz nokta Bakırcılar çarşısı ve Antep'in kapalı çarşısı olan Zincirli Bedestene yürüme mesafesinde. İki çarşıdan da bozulmamış bir kültürün ticaret geleneğini görmek mümkün. Aynı günün akşamı Antep'in ünü İstanbul'a kadar varan kebapçısı İmam Çağdaş'a konuk oluyoruz. Menü ''her şeyden birazcık''. Fındık lahmacun şimdiye kadar gördüklerimizden biraz daha büyük, daha gevrek fakat iç malzemesi daha ıslak. Tadı ise inanılmaz. Ardından Ali nazik, patlıcan kebabı  ve küşleme... Neler olduğunu anlamadan baklava ve fıstıklı sarma ile damağınızı çatlatıyorlar. 

 Ertesi gün Gaziantep sokakları canlı, hava oldukça soğuk dudaklarımız ve ellerimiz çatlıyor. Çarşı pazar gezelim derken aklımızda bir hicazkar peşrev  tınısı ile eski Antep sokaklarında ökçelerimizin sesleri yankılanıyor. Koku hafızası duygusaldır. Bazen burnunuza gelen çok ince bir koku içinizin huzurla dolmasına, sizi çocukluğunuzun ilk yıllarına, hatırlayamadığınız zamanlara götürebilir. Şirehan ve Almacı pazarı mis gibi kokularla bünyemize aroma terapi uygularken kendimizden geçiyoruz. Almacı pazarından alışveriş yapılması tavsiyedir. Esnaf hala Osmanlı döneminin ahi teşkilatının devamı niteliğinde. Kem söz, art niyet ve kurnaz zihniyetin esamesi okunmuyor. Bu düşüncelerle yolumuza devam ederken önümüze gayet salaş ve küçük bir dükkanda iş yapan Ciğerci Mustafa çıkıyor. Araştırmalarımız sonucu Antep'de bir Ciğerci Mustafa daha olduğunu tespit ettik fakat bizim Ciğerci Mustafa almacı pazarına yakın konumda bulunuyor.  ''Ömrü hayatımızda bundan daha güzel  ciğer yemedik'' düşüncesi ile ''lezzeti ciğerimizde hissederek'' mekandan ayrılıyoruz. Alaybey camii sadeliği ve huzuru ile konuk ediyor bizi. Kısa bir mola, bir arınma, dinginleşme müsaadesi.  Yola Çelebioğlu baklavacısına varana kadar devam ediyoruz. Masalarda fıstık dolu tabaklar... Her ne kadar tıka basa karnımız tok olsa da zaman az. Antep mutfağından azami faydayı alabilmek için yürüyüş yapacağımıza güvenip fıstıklı sarma, kuru baklava, arada fıstık derken midemizin istiap haddine ulaşıyoruz. Mekanın insanları çok sıcak bizi akşam yemeğine davet ediyorlar. Yan fırında pişirdikleri tepsi kebabından ikram ediyorlar. ''İkram güzel fakat yerimiz kalmadı'' diyerek vedalaşıyoruz.  
Kaldığımız üç akşamda da Tahmis kahvesine gidiyoruz. Mekan eski Mevlevihane'nin parçası. Cumhuriyet döneminde halkevi olarak kullanılıyor. Şimdilerde ise eşsiz kahveleri ile hizmet vermekte. Sobanın sıcaklığı, köşe sedirin rahatlığı ile birleştiğinde muhabbetin derinliğine kaptırıyoruz kendimizi. Az sonra tarz-ı hususi bir kahve gelecek 3 akşam da çay bardağında Türk kahvesi içiyoruz. Süvari kahvesi ince belli yanında menengiç tohumlu çerez kasesi ile servis ediliyor. 
Zamanın çok yavaş aktığından, kaliteli bir zaman döngüsünden bahsetmiştik yazının başında. Koşuşturmacalar yok, ani hareketler, çabuk karar vermek gibi külfetler yok. Şehrin iklimi öylesine sarıyor ki ruhunuzu zamanın durmasına tanıklık ediyorsunuz. Sabah erken kalkıyoruz Dünyanın en büyük üçüncü, Avrupa'nın da en büyük 2. hayvanat bahçesi olan Gaziantep Hayvanat Bahçesine gidiyoruz. Devasa bir alan 100 dönümlük alanda neler yok ki; Maymun evleri,  ayılar, pumalar, kangurular, geyikler, ceylanlar... Anakonda ve piton gördüğümüzde büyük bir şok yaşıyoruz. Sürüngen ve timsah evi, büyük bir akvaryum binası mevcut. Akvaryumda insan boyunda köpek balıklarının oluşu mekanın büyüklüğü hakkında sanırım bir izlenim verir. Parkın içinde üstü açık otobüsler misafirlere safari keyfi yaşatıyor. Biz yürümeyi ve daha çok gözlem yapmayı tercih ediyoruz. Bahçeyi gezmek yaklaşık 2,5 saatimizi alıyor.  
Gaziantep merkezde turumuzun son günündeyiz hedefimiz Antep'in kahvaltı ürünü olan Katmer yemek. Katmer deyince de bu işi en iyi yapan Katmerci Zekeriya'nın dükkanını arıyoruz. Çarşı'nın tam göbeğinde şirehan çukur mahallesinde küçük dükkanı ile karşılaşıyoruz.  Öğleden sonra mekanda katmer bulmak şans meselesi mekana oturduktan sonra anlıyoruz. Yeni gelen iki kişiye katmerin kalmadığını söylüyor ustalar. Bir Anteplinin ''kıyada köşede kaldıysa Allah rızası için atın fırına'' şeklinde yalvarması az sonra masamıza konacak nimet konusunda bizleri heyecanlandırıyor. İçinde bol Antep fıstığı olan gözleme benzeri ince yufkadan hazırlanmış çıtır mı çıtır yemeklerden hangi kategoriye koyacağımızı şaşırdığımız bir besin geliyor. Yanında çatal verilmiyor ''elle yiyeceksiniz'' telkinini emir telakki edip, yanında süt rica ediyoruz. sağ olsunlar kırmayıp 1 lt lik sütü bardaklara bölüp ikram ediyorlar. Ölmeden herkesin denemesi gereken lezzetler listesinde üst sıralara yazıyoruz. Katmer bittiğinde tabaktaki fıstık tanelerini parmaklarımızı bastırıp ağzımıza attığımızı hatırlıyorum. Mekanın sahibi renkli, harika bir kişilik tam hesabı ödeyip ayaklanacakken mangalda mısır patlattığını söyleyip yerimize oturtmaya çalışıyor. Mısırın tadına bakana kadar kapıya doğru bir iki hamle yaparken, dil ile beynimizin tat alma noktası arasındaki elektriksel sinyal ayağımızı geri çekmemizi emrediyor. Mısır köz kokuyor, mangal kokuyor öyle lezzetli ki... Kar/zarar kavramlarının olmadığı, insanların rızk için çalıştığında en güzele ulaşacağını düşünerek mekandan ayrılıyoruz. Eğitiyor Antep bizi, tüm esnaf, taş sokaklar, zaman, gece ve gündüz nasihat ediyor ruhumuza. 
Şeyh Fethullah Camii karanlık gecemizi aydınlatırken omzumuza dokunup tesellisini arz ediyor. Ertesi gün dönüş yolunun burukluğu içimizde... Yürüyüş yolu mesafesinde  Kozluca camiinde bir dinlenme arası daha... Ağır ve sakin yürümeye devam, sokaklar bomboş. Tekke Camii'nin avlusunda Yatsı Ezanı ile hakkın çağrısının ihtişamına  kapılıyoruz. Derin, yalnız ve tebessümle dolu bir sessizlik.  
Tekke Camii'nin hemen arka sokağı Tahmis kahvesi. Son gecenin Kahve Süvarilerine binip Antep'e veda ediyoruz. Zeugma Müzesi, Cam eserleri müzesi, Pişirici mescidi ve kasteli, yöresel lezzet mekanı onlarca durağa uğramamak bizi üzüyor. Bir dakikamızın boş geçmediği şehirde gezemediğimiz noktalar için üzülüyor yeniden gelebilmek için çok bahanemizin olduğunu düşünerek teselli oluyoruz.  
Sabah erken kalkıp yola koyulmaya hazırlanırken Antep'in soğuğu kara dönüyor.  Anadolu evleri adındaki konakladığımız butik tesisin güler yüzlü, samimi çalışanı Muhammed, bize uzun zaman unutamayacağımız bir kahvaltı hazırlıyor. Bir şehir insana nasıl bu kadar huzur verir?  Huzuru veren insanlar mı yoksa zaman/mekan algısı mı? sorularının kafa karışıklığı içinde Gaziantep gezimizi sonlandırıyoruz.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Hasta Adam Rusya


















Hasta Adam

18 Yüzyılın başında Rusya kaynaklarına göre Büyük bizim kaynaklarımıza göre ''Deli'' Petro adındaki çar, büyük bir güce dönüşecek Rusya İmparatorluğunun temellerini attığını herhalde bilmiyordu. Ordusunu modernize eden, dönemin küresel güçleri ile mücadele edebilecek hale getirmeyi başaran I. Petro, Rusya tarihinin çok önemli şahsiyetlerinden birisidir. Bu önemi de Çarlık Rusya'sını ''Rus İmparatorluğu''na dönüştürerek kazanmıştır. Geniş topraklara ve çeşitli milletlere hami olan Rusya, Türkiye halklarına çok da yabancı olmayan, Knezlik dönemlerinden, Sovyetler Birliği'ne tarihte birçok kez savaşların, antlaşmaların yapıldığı çeşitli etkileşim ve rekabetin sergilendiği sosyolojidir. Bu yönü ile Pers/İran komşuluğu ile büyük benzerlikler gösterir.

Bugün Rusya ile Türkiye ilişkilerinin kriz halini alma sebebini bulmak istiyorsak iki ülkenin tarihteki rekabetini, savaşlarını ve çıkar noktalarını masaya yatırmalıyız. Osmanlı Devleti gerek Kırım Hanlığı ile gerekse müttefik ülkelerle işbirliği yaparak birçok kez Rusya'yı tehdit etmiş, toprak kazanımlarında bulunmuş bugün Rusların hala unutmadığı büyük Moskova yangınını gerçekleştirmiştir. Önemli tarihçiler (bkz: Osman Öztuna) Osmanlı devletindeki akıncıların Moskova'nın güneyine binlerce akın düzenlediğini yazmıştır. Krizler, rekabet ve yayılmacı siyaset anlayışı iki halk arasında çok köklü tarihe dayanan büyük bir gerçekliktir. İki devletin de çok güçlü olduğu (SSCB, Rusya İmparatorluğu, Osmanlı devleti gibi) aynı zamanda görece güçsüz olduğu (Cumhuriyet dönemi Türkiye'si, Rus Knezlikleri, Çarlığın ilk dönemleri gibi) tarihlerde ülkeler arasındaki etkileşim, hegomonyal tarzda devam etmiş ülkeler birbirlerinin hinterlandına tehditkâr siyasal manevralarda bulunmuştur.

İki ülkenin ilişkilerinin kronolojideki yerine değinen uzun bir girizgahın ardından Rusya ile ne derece sürdürülebilir olduğu şimdiden kestirilemeyen krizin nelere gebe olduğuna bakalım;  Rusya büyük bir motivasyon ve özgüven ile Türkiye sınırlarını ihlal etmiş, ekim ayının başında Rus güvenlik uzmanları Ankara'ya çağrılmış ve sınır ihlalleri konusunda izahat vermek zorunda kalmışlardı. Ekim ayının ortalarında Türkiye, Rus yapımı Orlan-10 model bir İHA yı düşürmüş, Rusya insansız hava aracının kendilerine ait olmadığını savunmuştu. Son olarak Kasım ayında Rusya tüm uyarılara rağmen Türkiye hava sahasını ihlal etmeye devam etmiş ve Su-24 tipi saldırı/bombardıman uçağı Türk F16 lar tarafından düşürülmüştü.
Parçaların tümünü topladığımızda son günlerin popüler tabiri ile büyük resme baktığımızda elimizdeki veriler bizi birkaç noktaya odaklıyor:

Rusya Devleti ve ordusu son 10 yılda güçlenen Türk savunma sanayisinin ürünlerini test etmeye çalışıyor. Henüz sağlam bir füze savunma sistemine sahip olmayan Türkiye'nin alçak irtifada ne derece güçlü olduğu hesaplanmaya çalışılıyor. Bu senaryoyu destekleyen olay sınırlarımız üzerinde uçan Orlan-10 tipi insansız hava aracı. Rusya bu araç ile Türkiye'nin sınırlarını ne derece koruyabildiğini test etmiş olabilir.
Putin ve ekibinin düşen petrol fiyatlarının kolay kolay geri gelmeyeceğini düşünmesi, İran gibi ambargo altındaki bir ülkenin ''Batı'' ile ilişkilerini düzeltebileceği ve ilk fırsatta petrol arzında inanılmaz hamleler yapabileceği gelirlerinin yarısında fazlası petrole bağlı olan Rusya'yı korkutmuş olmalı. Bu tarz tehditkar tavırlar izleyerek oluşturulacak kriz ikliminde petrol fiyatlarının artacağını umut ediyorlar.

Rusya, gaz ve petroldeki büyük rakipleri Suudi Arabistan ve Katar'ın Türkiye ile yakınlaşmasından oldukça rahatsız bunun en büyük sebebi de Türkiye'nin petrol boru hatları ile Rusya'nın elinden enerji kartını almasında gizli. Rusya Türkiye'nin enerji konusunda AB yanlısı tutumu sebebiyle AB ülkelerine karşı enerji konusunda yaptırım uygulayamıyor. AB ülkeleri, Tanap ile Azeri doğalgazını Yunanistan ve İtalya'dan tüm Avrupa'ya getirmeyi hedeflemekte. Ayrıca Türkmenistan gazının Hazar denizinin altından Türkiye'ye oradan da Avrupa'ya ulaştırılması Rusya'nın en büyük korkusu gibi gözükmektedir.  Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı Kuzey Irak petrolü ile regüle edildiğinde, ambargodan bunalan müttefik İran'ın  gazını Avrupa'ya satmak istemesi, İran'ın Türkiye dışında başka bir güzergahtan bu projeyi gerçekleştirmesinin imkansızlığı Enerji konusunda kısır ama güzergah konusunda muhteşem bir jeopolitik konuma sahip Türkiye'nin elini güçlendirmekte. Son olarak Dünyanın en büyük petrol ve gaz üreticilerinden Katar ile sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) konusunda 15 anlaşma yapılması analistler tarafından Türkiye'nin enerji konusunda dağıtıcı merkez (hub) ülke hedefi ile açıklanıyor. Rusya-Türkiye gerginliğinin salt sınır ihlali ile açıklanamayacak kadar derin konular ihtiva etmesi mevcut durumun göstergesi.

Türkiye'nin olgun tutumu, Rusya'nın savaş söylemleri ve krizi alevlendirme çabalarını söndürüyor. Yaptırımlarla kendi ekonomisini baltalayacağı açık olan Rusya, AB ve ABD den 6 ay daha ambargoyu sürdürme kararının ardından resesyon ve devalüasyon tehlikesi ile karşı karşıya. Parekende ve Gıda sektörü %7 lik düşüşlerle rekor seviyelere dayanırken 2015 yılında Rusya ekonomisinin %4 küçüleceği tahmin ediliyor. Dünya'ya açılan en güvenli limanını Türkiye'yi de kaybettiğinde büyük bir ekonomik durgunluk Rusya'yı bekliyor olacak. Elindeki kartlarını hoyratça harcayan Putin, siyasi cephaneliğini bitirmiş durumda. Karakutular ile şov yaparak, Kadirov gibi bir kuklayı Türkiye aleyhinde konuşturarak ya da nükleer savaş tehditleri ima ederek acziyetini devam ettirmekte. Türkiye ise yaptırım yapabileceği uyarısı ile Rus ekonomisini ciddi manada etkileyebileceği sinyallerini veriyor. Rus otomotiv firmalarının Türkiye'den parça gelmemesi halinde büyür zararlara uğrayacağı endişesi, Rus halk pazarlarındaki enflasyon Putin'in başına bela açacaktır.
Nobel ödüllü Türk Prof. Aziz Sancar'ın da dediği gibi : "Allah Putin'e akıl versin. 1880 dönemi, Çarlık dönemi geçti. Artık hasta adam Türkiye değildir, Rusya'dır."
erkankaraca@gmail.com

21 Kasım 2015 Cumartesi

Machiavelli - Prens üzerine notlar.




İnsanoğlu kendi kaderini tayin ederken her zaman adaletli ve doğru yol üzerine yol almaz. Bazen şartlar ve yazgı iktidar yolunda tek belirleyici unsur olabilir. Machiavelli Prens adındaki kitabında (aslında Prenslikler hakkında çevrilmesi daha uygun olurdu.) yazgı ve kabiliyeti %50 lik iki pay ile birbirine denk tutmaktadır.

Hükümdarın halka tarafından sevilen veya halk tarafından korkulan bir şahsiyet olup olmaması konusunda, bu tercihin nasıl olması gerekliliği ile ilgili kitapta bolca konu ve örnek yer almaktadır. İnsanları çıkarcı, içten pazarlıklı, nankör ve riyakar olarak tanımlar. Sevilen ve korkulan bir hükümdar olmanın doğruluğundan bahseder. Eğer sevilen bir hükümdar olunamıyorsa korkulan bir hükümdar olunmalıdır. Machiavelli: ''Hükümdarın sevilmesi kendi elinde değildir fakat korkutmak kendi iradesi ile gerçekleşmektedir. Bir hükümdar kendi elindekilere güvenmelidir'' şeklinde düşünmektedir.

Hükümdarın, mızmız, yalancı,hoppa, kadınsı ve kararsız olmaması gerektiğini öğütler. Ayrıca hükümdar nefret edilen bir karakter de olmamalıdır. İnsanların ırzına ve malına asla göz koymamalıdır. Nefret edilmeyen ama korkulan bir hükümdar nasıl olur sorusunun cevaplarını incelikle açıklamıştır.

Lejyonlara ya da diğer bir adla paralı askerler olarak anılan yapılara asla güvenilmemesi gerektiğini bir çok örnekle açıklamaya çalışmıştır. Karma ve yardımcı kuvvetlere yazarın güveni yoktur.

Machiavelli komşu savaşlarında tarafsız kalınmaması gerektiğini, kararsızlığın ve tarafsızlığın ülke yönetiminin başına büyük gaile açacağını savunur. Bu durumu şu şekilde temellendirir; tarafsızlık durumunda kazanan taraf her zaman ülken için bir tehdittir. Tarafını seçtiğinde kazanan eğer senin tarafınsa bir tercih yaptığın ve zor zamanında komşunun yanında olduğun için korkma. Eğer kaybedersen yine korkma çünkü tercih ettiğin ülke ile dost oldun. Dostun olmayan kişi senin tarafsız kalmanı, sana dost olan da silahınla ortaya çıkmanı ister.

Yazgı ( kader) konusunda çok ilginç analojilere yer vermiştir. Kaderi, her şeyi yakıp yıkan, ortalığı tarumar eden bir taşkın ırmağa benzetir. Herkesin kaçtığı önünde kimsenin duramadığı bu ırmak sakin olduğu zamanlarda bentler ile ıslah edilse sonuç sele dönüşemeyecektir.Yazgıyı da, insanın ihtiyacı olan erdemleri elde edemediğinde insanı yutan selle bir tutar.  Bu yönü ile insanın kaderini kendi kendisinin tayin ettiğini, şartların yarı yarıya olduğunu anlatmaya çalıştır. Hükümdarın gözünün kara olması gerekliliği, kadere sahip olmak için sert önlemler alınması Machiavelli'nin diğer görüşleri arasındadır.

 Sanılanın aksine yazar sadece pragmatizm kokan cümlelere yer vermemiş, liyakat, başarı, çalışkanlık, erdem gibi kavramlara bolca atıfta bulunmuştur.

Yazarı 15. yy da bu opsesif ve pesimist düşüncelere iten ana saik nedir? diye sorulsa tereddütsüz; İtalya'nın bölünmüşlüğü, şehir devletlerine ayrılışı, kendi içindeki savaşları derim. Yazar bu durumu fazlası ile içerlemektedir. Kim bilir İtalyan ulusu 19. yy daki tek bir bayrak altındaki birleşmeyi ilk tohumları atan Machiavelli'ye borçludur.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Türkiye’nin gelişimi sınanıyor

Türkiye’nin gelişimi sınanıyor

Türkiye’nin sınırlarındaki İHA’yı düşürmesini değerlendiren Times of Turkey yazarı Erkan Karaca, “Her nesneyi lazerle vurabilecek silahları üretmeye başlayan Türkiye’nin neler yapabileceği bu tarz el ense hareketleri ile sınanıyor” dedi.

iha

Türkiye sınırının 3 km içerisinde düşürülen insansın hava aracının (İHA) hangi ülkeye ait olduğu henüz belirsizliğini korurken Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu’nun “Rusya’yı her an sınırda bir kaza olabileceği konusunda uyardık” şeklinde açıkama yapmıştı.
Türkiye’nin sınırlarındaki İHA’yı düşürmesini yorumlayan Times of Turkey yazarı Erkan Karaca, “Son günlerdeki Rusların Türkiye’deki karışık faaliyetleri artık uç vermekte ve bu sorun Türkiye’nin savunma sanayisinde aldığı yol ile paralel bir hatta ilerlemekte. Hareket eden her nesneyi lazerle vurabilecek silahları üretmeye başlayan Türkiye’nin neler yapabileceği bu tarz el ense hareketleri ile sınanıyor. Kendi obüsünü, insansız hava aracını, korvetini, füzesini ve uydusunu yapan Türkiye 100 yıl önce kırılan çarklarını hala henüz tam döndüremedi. Tüm korku çarkların bir kez döndüğünde nelere gebe olduğunda saklı. Bu peşrev süresini başarı ile geçer ve büyük projeleri ile uçak gemisini, otomobilini, yolcu uçağını, uzay gemisini hedeflerse daha çok uzun yıllar sınanacağa ve bir çok ülkenin canını sıkacağa benziyor” dedi.

16 Ekim 2015 Cuma

Duyguların Ötesindeki Avrupa - Erkan Karaca


















Stjepan Mestrovic sosyoloji literatürüne ‘’duygu ötesi’’ (postemotional) kavramını kazandırdığında Batı’nın ‘’medeni’’ insanı körfez savaşında petrole bulanmış karabatak görüntülerini izleyerek bir duygu simülasyonu yaşamaktaydı. Aynı duygu simülasyonu diğer bir anlatımla duygulanmış, üzülmüş gibi yapma durumu Bosna savaşında, Afganistan ve Irak’ın işgalinde ve son olarak da Suriye’nin parçalanma sürecinde de devam edecekti. Batı’nın her şeyi bilen ‘’üstinsan’’ ı endişeleniyor, huzursuzlanıyor, kabul edilemez diyor fakat çıkarlarının uygun düşmediği her türlü felaket durumlarında kulağının üzerine yatıyordu. Modern zamanların kişisel hak ve özgürlüklerden, insan haklarından bolca bahseden özde hissiz, tepkisiz ve bencil toplumları çoğunlukla kendi devletlerinin ürettikleri savaşları diktatörlük, demokrasi, terör gibi kavramlarla maskeliyordu.

Avrupa Birliği, II. Dünya Savaşının ardından savaşın yıkıcılığından nasibini alan ülkeler tarafından müzakere ve asgari müştereklerde birleşme ülküsü ile kuruldu. Bugün kendi ordusu dışında hemen hemen her şeye sahip bu büyük uluslar üstü (supranational) yapı ‘’farklılıkta birlik’’ mottosu ile yola çıkacak ve tarihin gördüğü en cazibeli organizasyonlardan biri olacaktı. Bu organizasyon da Batı’nın hemen hemen tüm siyasal aktivitelerinde takındığı tavır gibi ‘’duygu öteci’’ bir yapıda olacaktı. İnsan haklarından bahsederken aynı zamanda kendisi ile alakalı olmayan ülkelerin iç işlerine karışacak, yani ilerleme raporlarının satır araları ile ülkelere nizam vermeye yeltenecekti. 2008 krizine kadar bu görkemli yapı tüm dünya tarafından kişisel hak ve özgürlüklerin, iktisadi rahatlığın, işsizliğin ve refahın merkezi olarak lanse edilmekte ‘’Avrupalılık’’ kavramı tüm dünyada pik noktasına ulaşmaktaydı. Müthiş bir göç dalgası, mülteci akınları Avrupa Birliği’ni bazı politikaların etkin şekilde kullanılmasına yönlendirdi. Göç politikası böyle bir ihtiyacın ardından belki de tüm dünyanın mazlumlarının daha etkin sömürülmesi amacıyla ortaya çıktı. Bu politikanın gizli olmayan en önemli 3 maddesi şu şekildeydi: 1- Yasal göçün daha iyi düzenlenmesi, 2 düzensiz göçün engellenmesinin güçlendirilmesi ve 3 kalkınma için göçün karşılıklı yararlarının azamiye çıkarılması.
Görüldüğü gibi AB, 1. Madde ile ilgili ben istediğim mültecileri alayım (mümkünse entegrasyona uygun). 2. Madde ile savaş, fakirlik ya da baskın bir göç dalgasının önüne geçeyim. 3 Madde ile de kazan kazan (win win) mantığını hedefleyerek savaş, hastalık, afet gibi felaketlerden etkilenen yardıma muhtaçlar için önce kendi çıkarımı düşüneyim minvalinde hareket etmektedir.
AB’nin en etkili organlarından birisi olan AB Komisyonu tarafından hazırlanan göç politikaları yaşlanan AB nüfusunu biraz daha gençleştirmek, göçmenleri köle gibi çalıştırarak istifade etmek ve bu dinamizm ile uçurumun kenarında olan ekonomik yapıyı düzeltmek istemektedir. Ucuz iş gücü sanayi devriminden bu yana rekabetin en önemli noktası olmaya devam etmektedir.  Kar ve çıkar eski çağlardan bu yana Avrupa’da çok şeylerin değişmediğini bizlere gösteriyor. Bugün bu konular komplo teorisi olmayıp Fransız Ulusal Cephe’den Le Pen,  İngiltere Bağımsızlık Partisinden Nigel Farage gibi AB parlamentosunda grupları bulunan liderler tarafından defaatle dile getirilmektedir. Kısacası AB’nin kirli çamaşırlarını AB ülküsüne karşı aşırı sağcılar ortaya dökmektedir.

Savunmasız mültecilere tekme atan gazetecilerin, sığınmacı küçük kızla dalga geçen karikatürlerin, savaştan ve fakirlikten kaçan insanların deniz ortasında bırakılmalarının, AB medeniyetinin beşiği olarak görülen agoraları ile meşhur ülkenin sahil güvenliğinin mülteci botlarını batırma hikâyelerinin ne anlama geldiğini ortalama zekâya sahip her insan artık rahatlıkla anlayabilmekte. Günümüzde böylesine geniş bir iletişim ortamında bunların saklanması mümkün görünmemektedir.

Erkan Karaca