Büyük Satranç Tahtası - Zbigniew Brzezinski - Özet
Yirminci yüzyılın son on yılı, dünya meselelerinde tektonik bir değişime şahit oldu. Tarihte ilk kez, Avrupalı olmayan bir güç Avrupa iktidar ilişkilerinin başhakemi olmakla kalmadı, aynı zamanda dünyanın en büyük gücü olarak belirdi. Sovyetler Birliği’nin başarısızlığı ve çöküşü, Batı Yarıküre’den bir gücün, Amerika Birleşik Devletleri’nin, tek başına ve aslında gerçek anlamıyla ilk küresel güç olarak hızlı yükselişinin son hamlesiydi.
Ancak, Avrasya jeopolitik önemini yitirmemiştir. Avrasya’nın batı bölgesi Avrupa, halen dünya siyasetinin ve ekonomik, gücün pek çok yönden merkezi olmaya devam ederken, doğu bölgesi Asya da yakın zamanlarda ekonomik büyümenin ve yükselen siyasi nüfuzun önemli bir merkezi olmuştur. Bundan dolayı, bütün dünya ile uğraşan Amerika’nın karmaşık Avrasya iktidar ilişkileriyle nasıl baş ettiği sorusu ve özellikle baskın ve rakip bir Avrasya iktidarının ortaya çıkışını engelleyip engelleyemeyeceği noktası Amerika’nın küresel üstünlüğünü kullanma kapasitesine bağlı kalmaktadır.
Rakibinin çöküşü Amerika Birleşik Devletleri’ni emsalsiz bir konumda bıraktı. Amerika dünyanın ilk ve aynı zamanda tam anlamıyla gerçek küresel gücü oldu. Ama gene de, Amerika’nın küresel üstünlüğü, daha sınırlı bölgesel etkinliklere dayanmasa da bazı açılardan eski imparatorlukları hatırlatmaktadır. Bu imparatorluklar, güçlerini, güdümlü devletler, tebaalar, himayelerindeki devletler ve koloniler hiyerarşisine dayandırmış ve bunlar dışında kalanları barbar olarak görmüşlerdi. Belli bir dereceye kadar, bu çağdışı terminoloji Amerika’nın yörüngesindeki bazı devletler için bütünüyle uygunsuz değildir. Geçmişte olduğu gibi, Amerika’nın “emperyalist” gücünün kullanılışı, büyük ölçüde, üstün nitelikli örgütlenmesinden, ekonomi ve teknoloji alanındaki geniş kaynaklarını askeri amaçlar için hızla harekete geçirebilme kabiliyetinden, Amerikan tarzı hayatın muğlak ama yine de belirgin kültürel cazibesinden, Amerikan toplumsal ve siyasi seçkinlerinin halis dinamizmlerinden ve doğalarındaki rekabet duygusundan gelmektedir.
Eski imparatorluklar da bu özelliklere sahipti. İlk akla gelen Roma’dır. Roma İmparatorluğu kabaca iki buçuk yüzyılda, önce kuzey ve sonra batı ve güneydoğu boyunca sürdürülen toprak genişlemesi ve aynı zamanda Akdeniz’in tüm kıyıları üzerinde etkin bir deniz denetimi ile kurulmuştur. Coğrafik anlamda zirveye MS 210 yılında ulaşmıştır. Roma’nınki merkezileştirilmiş bir yönetim sistemi ve kendine yeterli tek bir ekonomiydi. Yayılmacı gücü, kasten ve maksatlı olarak, karmaşık siyasi ve ekonomik örgütlenmeler ile uygulanıyordu. Başkent merkezli, stratejik olarak tasarlanmış kara ve denizyolları sistemi, önemli bir güvenlik tehdidi durumunda, çeşitli güdümlü devletlerde ve tebaa eyaletlerde konuşlanmış olan Roma lejyonlarının hızla yerlerini değiştirmelerine olanak sağlıyordu.
İmparatorluğun doruk noktasında, dışarıdaki Roma lejyonlarında konuşlandırılmış asker sayısı üç yüz binden daha az değildi. Bu dikkate değer güç, Roma’nın taktik ve teçhizat üstünlüğünün yanı sıra, merkezin nispeten hızlı biçimde askerlerin yerlerini kaydırabilme yeteneğiyle daha da öldürücü oluyordu. (Çok daha fazla bir nüfusa sahip olan üstün güç Amerika’nın, 1996’da, egemenlik alanının dış menzillerini denizaşırı bölgelerde 296.000 profesyonel askerle koruması da dikkat çekicidir.)
Ancak, Roma’nın yayılmacı gücü önemli bir psikolojik gerçekten de kaynaklanıyordu. Civis Romanus sum, “Ben Roma vatandaşıyım”, olabilecek en iyi kendini tanımlama biçimi, gurur kaynağı ve pek çoklarınınsa emeliydi. Sonunda Roma doğumlu olmayanlara bile verilen Roma vatandaşlığının bu yüceltilmiş konumu, yayılmacı gücün misyon anlayışını haklı çıkaracak kültürel üstünlüğün ifadesiydi. Bu sadece Roma’nın hâkimiyetini yasallaştırmakla kalmıyor, üstelik kendisine tabi olanları asimile olmaya ve yayılmacı yapıya katılmaya da meylettiriyordu. Böylece yöneticiler tarafından bahşedilen ve boyun eğenler tarafından kabul edilen kültürel üstünlük yayılmacı gücü destekliyordu.
Üç temel sebep Roma İmparatorluğu’nun nihai çöküşüne yol açtı. İlki, imparatorluk tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyüdü; imparatorluğu batı ve doğu olmak üzere iki bölgeye ayırmak, gücünün tekelci özelliğini yok etti. İkincisi, gereğinden fazla süren merkezi imparatorluk dönemi siyasi seçkinlerin büyüklük arzularının altını yavaş yavaş oyan kültürel bir hedonizm yarattı. Üçüncü olarak, sürekli enflasyon, sistemin, vatandaşların toplumsal fedakârlıklar olmaksızın kendini devam ettirebilme kabiliyetinin temelini çökertti. Kültürel bozulma, siyasi bölünme ve enflasyon Roma’yı yakınlarındaki barbarlara karşı bile savunmasız bıraktı.
Buna rağmen, Roma İmparatorluğu tek örnek veya benzersiz değildi. Roma ve Çin İmparatorlukları, birbirlerinden haberdar olmamalarına rağmen hemen hemen aynı zamanlarda ortaya çıktılar. M.Ö. 221 yılına kadar (Roma ve Kartaca arasındaki Fön Savaşları’na kadar) var olan yedi devletin Çin tarafından Çin İmparatorluğu çatısı altında birleştirilmesi, iç krallığı, sınırların ötesindeki barbar dünyadan korunmak için Kuzey Çin’de Çin Seddi’nin inşasına teşvik etmişti. Daha sonra MÖ 140 yıllarında ortaya çıkan Hun İmparatorluğu, hâkimiyet alanı ve örgütlenme açısından daha da etkileyiciydi. Hıristiyanlık çağının başlangıcına kadar, 57 milyondan fazla insan Hun egemenliği altındaydı. Daha önce benzeri görülmemiş bu nüfus, merkezi ve acımasız bir bürokrasiyle gerçekleştirilen olağanüstü etkili bir merkezi denetimin varlığını ispatlıyordu. İmparatorluğun nüfuzu, Moğolistan’ın bazı bölgelerine ve bugünkü sınırlarıyla Kore’ye ve Çin’in kıyı bölgelerinin büyük çoğunluğuna kadar uzanıyordu. Ancak Roma gibi, Hun İmparatorluğu da iç hastalıklara yakalandı ve nihai çöküşü, MS 220 yılında üçe bölünmesiyle hızlandı.
Çin’in daha sonraki tarihi, bozulma ve parçalanmaların takip ettiği yeniden birleşme ve genişleme dönemlerini içerir. Çin birkaç kez kendine yeterli, yalıtılmış, örgütlü, dış rakipler tarafından tehdit edilmeyen imparatorluk sistemleri kurmayı başardı. Hun imparatorluğunun üçe bölünmesi, imparatorluk sistemine benzer bir sistemin yeniden ortaya çıkmasıyla, MS 589 yılında aksi yönde değişime uğradı. Ama Çin’in en büyük yayılmacı iddiası, Mançular döneminde, özellikle erken Ch’ing Hanedanlığı döneminde başladı. XVIII. yüzyıla kadar Çin, bir kez daha olmak üzere, imparatorluk merkezinin güdümlü devletler ve tebaalarla çevrelendiği, bugünkü Kore, Hindiçini, Tayland, Burma ve Nepal’i içine alan tamamıyla gelişmiş bir imparatorluktu. Böylece Çin’in iktidarı bugünkü Rus Uzakdoğusu’ndan Sibirya’nın güneyine ve Baykal Gölü boyunca, bugünkü Kazakistan’a, güneyde Hint Okyanusu’na, doğuda ise Laos’a ve Kuzey Vietnam’a kadar uzanıyordu.
Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi, imparatorluk, karmaşık bir maliye, ekonomi, eğitim ve güvenlik örgütlenmesiydi. Bu geniş bölge ve burada yaşayan 300 milyondan fazla kişi üzerindeki denetim, merkezi siyasal otorite şiddetle vurgulanarak, dikkate değer ölçüde etkili bir kurye sistemi ile desteklenen örgütlenme yöntemleriyle sağlanıyordu. Tüm imparatorluk Pekin merkez alınarak, her biri bir kuryenin sırasıyla bir hafta, iki hafta, üç hafta ve dört haftada erişebileceği sınırlarla belirlenmiş dört bölgeye ayrılmıştı. Profesyonel eğitim almış ve rekabete dayalı bir sistemle seçilmiş merkezi bürokrasi birliğin gücünü sağlıyordu.
Birlik, yine Roma’da olduğu gibi, güçlü biçimde hissedilen ve derine kök salmış -uyum, hiyerarşi ve disiplin vurgusuyla ve imparatorluk felsefesiyle uyuşan Konfüçyusçulukla zenginleştirilmiş- kültürel üstünlük kanısıyla destekleniyor, meşrulaştırılıyor ve korunuyordu. Kutsal bir imparatorluk olan Çin, dünyanın merkezi olarak görülüyor, çevresi ve ötesinde ise sadece barbarlar olduğu düşünülüyordu. Çinli olmak kültürlü olmak demekti ve bu nedenle dünyanın geri kalanı Çin’e riayet etmeye mecburdu. Bu özel üstünlük duygusu, Çin’in gerileme dönemine girdiği XVIII. yüzyıl sonlarında dahi, Çin imparatoruna, elçileri vasıtasıyla Çin’i ticari ilişkiler kurmaya ikna etmeye çalışan ve iyi niyet göstergesi olarak İngiltere’nin endüstriyel ürünlerinden bazılarını hediye olarak sunan Büyük Britanya Kralı III. George’a şu cevabı verme hakkını tanıyordu:
“Biz, göklerin(Tanrıların) inayetiyle, İmparator, İngiltere Kralı’na bizim buyruklarımızı dikkate almasını buyururuz: Dört denizde hüküm süren Göksel(kutsal) İmparatorluk ne nadide ve kıymetli şeylere değer verir ne de ülkenizin mamullerine en ufak bir ihtiyaç duyar. Dolayısıyla biz, saygıdeğer elçilerinize selametle ülkelerine dönmelerini buyurduk. Siz, Ey Kral, sadakatinizi güçlendirip ve daimi itaatkârlığınıza dair yemin etmek suretiyle bizim isteklerimize uygun davranmalısınız.”
Diğer Çin imparatorluklarının gerilemesi ve çökmesi de asıl olarak iç etmenlere bağlıydı. Moğol ve daha sonra batılı “barbarlar” hüküm sürdüler, çünkü içteki yorgunluk, bozulma, hazcılık ve hem ekonomik hem askeri yaratıcılığın kaybı Çin iradesinin temellerini zayıflattı ve çöküşünü hızlandırdı. Dış güçlerin, 1839-1842’de Afyon Savaşları’nda ve Japonya’nın bundan bir yüzyıl sonra Çin’in iç sıkıntılarını kullanması, Çin’i XX. yüzyıl boyunca motive eden, derin aşağılık duygusunu doğurdu. Bu aşağılık duygusu Çinlilerin kökleşmiş kültürel üstünlük duyguları ile imparatorluk sonrası Çin’in küçük düşürücü siyasi gerçekleri arasındaki zıtlıklar nedeniyle son derece şiddetliydi.
Roma’nın durumuna çok benzer şekilde, Çin İmparatorluğu bugün bölgesel bir güç sınıfına sokulabilir. Ama görkemli günlerinde, Çin’in imparatorluk statüsüne meydan okuyabilecek ve hatta Çin genişlemek isterse buna direnecek, kendisine eş bir küresel güç yoktu. Çin sistemi kendine yeterli ve kendini devam ettirebilen, öncelikle paylaşılan etnik kimlik üzerine temellenmiş, merkezi gücün etnik yabancılara ve coğrafi çevrede yer alan tebaalara nispeten sınırlı sunulduğu bir sistemdi.
Küresel gücün günümüzdeki tanımına daha yakın bir analoji bulmak için Moğol İmparatorluğu olgusuna bakmalıyız. Ortaya çıkışı, büyük ve iyi organize olmuş karşıt güçlerle yapılan yoğun mücadelelerle sağlanmıştır. Yenilenler arasında, Polonya ve Macaristan krallıklarının, Kutsal Roma İmparatorluğunun, pek çok Rus ve Rusya prensliklerinin, Bağdat Halifeliği’nin ve hatta daha sonra, Çin’in Sung Hanedanlığının askeri kuvvetleri bulunuyordu.
Cengiz Han ve onun halefleri bölgesel rakiplerini yenerek, daha sonra jeopolitik bilimi akademisyenlerinin, küresel merkezi bölge veya dünya gücünün ekseni olarak saptadıkları alanda merkezi denetimi kurdular. Moğolların Avrasya Kıtası’ndaki imparatorlukları, Çin Denizi kıyılarından Küçük Asya’da Anadolu’ya ve Orta Avrupa’ya kadar uzanıyordu (Haritaya bakınız). Stalinist Çin-Sovyet bloğunun görkemli günlerine kadar, komşu bölgelerdeki denetimi açısından Avrasya’daki Moğol İmparatorluğu’nun benzeri olmadı.
Aslında Moğol yöneticiler, fethettikleri halkların kültürel olarak kendilerinden daha üst düzeyde olanlarının aşamalı asimilasyonuna oldukça yatkın olduklarını gösterdiler. Nitekim Cengiz Han’ın torunlarından biri, Büyük Hun İmparatorluğunun Çin bölümünün imparatoru, Konfüçyüsçülüğün ateşli bir yayıcısı oldu, bir diğeri Pers sultanı olarak mevkiinin izin verdiği ölçüde adanmış bir Müslüman oldu ve bir üçüncüsü Orta Asya’nın kültürel olarak Pers hükümdarı oldu.
Etkin bir siyasi kültürün olmaması sebebiyle yöneticilerin yönetilenler tarafından asimile edilmesi ve imparatorluğu kuran büyük hanın yerine kimin geçeceği sorununun çözülememesi imparatorluğun sonunda yok olmasına sebep oldu. Moğol bölgesi tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyümüştü; imparatorluğu kendine yeterli parçalara bölerek sorunu çözme girişimi daha da hızlı bölgesel asimilasyona yol açtı ve imparatorluğun dağılmasını hızlandırdı. Dünyanın en büyük karasal imparatorluğu, 1206-1405 yılları arasında iki yüz yıl hüküm sürdükten sonra, hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu.
XVII. yüzyılın ortalarına kadar İspanya zirvedeki Avrupa gücüydü. XV. yüzyılın sonlarında, aynı zamanda küresel hırsları da olan büyük denizaşırı sömürgeci güç olarak ortaya çıkmıştı. Din birleştirici bir doktrindi ve yayılmacı misyonerlik çabaları için kaynak teşkil ediyordu. Gerçekten de, İspanya ile denizcilikteki rakibi Portekiz arasında, 1494’teki Tordesilla ve 1529’daki Saragosa Antlaşmalarında dünyanın resmen İspanyol ve Portekiz sömürge bölgelerine ayrılmasının düzenlenmesi için papa hakemlik yapmıştı. Ancak İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın karşı çıkışlarıyla karşılaşan İspanya ne Batı Avrupa’da ne de okyanusların ötesinde gerçek bir üstünlük sağlayabildi.
İspanya’nın öne çıkışı yerini giderek Fransa’nın öne çıkışına bıraktı. Her ne kadar Fransa Avrupalı rakipleri tarafından hem kıtada hem de denizaşırı bölgelerde sürekli frenleniyorsa da, 1815’e kadar egemen Avrupa gücüydü. Napolyon’un yönetimi altındaki Fransa Avrupa’da gerçek egemenliğe çok yaklaştı. Eğer başarabilseydi, egemen küresel güç statüsünü de elde edebilirdi. Ancak Avrupalı koalisyon tarafından yenilgiye uğratılması kıtasal güç dengesini yeniden sağladı.
Bundan sonra Londra, I. Dünya Savaşı’na kadar dünyanın ana mali ve ticari merkezi haline gelirken İngiliz donanması “dalgalara hükmetti” ve bunun sonucunda Büyük Britanya küresel deniz egemenliğine ulaştı. Büyük Britanya denizaşırı anlamda kesinlikle üstündü, ama küresel hegemonyanın daha önceki Avrupalı talipleri gibi, İngiliz İmparatorluğu da Avrupa’da tek başına egemen olamıyordu; bunun yerine, karmaşık güçler dengesi diplomasisine ve son olarak Rusya’nın veya Almanya’nın kıtasal egemenliğini önlemek için İngiliz-Fransız işbirliğine güveniyordu.
Denizaşırı İngiliz İmparatorluğu başlangıçta keşif, ticaret ve fetih birleşimi ile elde edilmişti. Ama Romalı ve Çinli selefleri veya Fransız ve İspanyol rakipleri gibi, kalıcılığının gücü İngiltere’nin kültürel üstünlüğünün algılanışından kaynaklanıyordu. Bu üstünlük sadece imparatorluğun yönetici sınıfının öznel kibri değildi, İngiliz olmayan tebaa da bu görüşü paylaşıyordu. Güney Afrikalı ilk siyah başkan Nelson Mandela’nın kendi sözleri şöyleydi: “Ben bir İngiliz okulunda yetiştim ve o zaman İngiltere dünyadaki iyi olan her şeyin anavatanıydı. İngiltere’nin ve İngiliz tarih ve kültürünün üzerimizdeki etkisinden ben kurtulamadım.” Başarıyla uygulanan ve sessizce kabul edilen kültürel üstünlük, imparatorluk merkezinin iktidarını devam ettirmek için büyük askeri kuvvetlere gereksinimi azaltma etkisine sahipti. 1914’e kadar, sadece birkaç bin İngiliz askeri personeli ve memuru yaklaşık 28 milyon metre kareyi ve İngiliz olmayan 400 milyon kişiyi kontrol ediyordu.
Roma nüfuzunu büyük ölçüde üstün askeri örgütlenmeyle ve kültürel çekicilikle sağlıyordu. Çin, paylaşılan etnik kimliğe dayalı imparatorluğunu yönetmek için ağırlıklı olarak hızlı ve verimli bürokrasiye güveniyor ve onu ileri derecede gelişmiş üstünlük duygusuyla destekliyordu. Moğol İmparatorluğu, yönetiminin temellerinde, fetih için gelişmiş askeri taktikleri ve asimilasyona eğilimi birleştirmişti. İngilizler (İspanyollar, Hollandalılar ve Fransızlar gibi), bayrakları ticaretlerinin ardından gittiği için üstünlük kazandılar, hâkimiyetleri de aynı şekilde üstün askeri örgütlenme ve kültürel güvenle desteklendi. Ama bu imparatorlukların hiçbiri küresel değildi. Büyük Britanya bile tam anlamıyla küresel bir güç değildi. Avrupa’yı kontrol etmedi, sadece dengeledi. İstikrarlı bir Avrupa İngiltere’nin uluslararası üstünlüğü için son derece önemliydi ve Avrupa’nın kendini yıkması, kaçınılmaz olarak İngiliz üstünlüğünün sonunu belirledi.
Amerika’nın bugünkü küresel üstünlüğünün etkinlik alanı ve yayılımı benzersizdir. Amerika Birleşik Devletleri tüm dünya denizleri ve okyanuslarına hâkim olmakla kalmaz, siyasal olarak önemli mesafelerde, gücünü karada da göstermesine olanak veren, kara ve denizden kıyı hâkimiyeti sağlayan iddialı bir askeri kabiliyet de geliştirmiştir. Askeri birlikleri Avrasya’nın batı ve doğu uçlarında çok sağlam konuşlanmıştır ve Basra Körfezi’ne de hâkimdir. Amerika’nın, içlerinden bir kısmının Washington’ın kendilerini daha resmi bağlarla kabul etmesine can atan, güdümlü devletler tüm Avrasya kıtasını kaplar.
Amerika’nın ekonomisi, II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, dünya GSMH’sinin %50’sini tek başına üreterek tüm diğer ülkelerden apayrı bir konuma geçti. Batı Avrupa’nın ve Japonya’nın ekonomik olarak düzelmesi ve bunu takiben Asya’nın daha geniş anlamda ekonomik dinamizm kazanması, Amerika’nın savaşın hemen sonrasındaki dönemde küresel GSMH’deki orantısız derecede yüksek seviyelerdeki payının sonunda küçülmesi anlamına geliyordu. Ancak buna rağmen, bunu izleyen Soğuk Savaş dönemi sona erdiğinde, Amerika’nın küresel GSMH’deki payı ve özellikle dünya imalat ürünlerindeki payı %30’da dengelenmişti. Bu seviye II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki istisnai yıllar haricinde bu yüzyılın büyük bölümünde bir ölçü olmuştu.
Amerika en son bilimsel gelişmeleri askeri amaçlı kullanarak, teknolojik olarak emsalsiz ve etkili, küresel erişim açısından örneği bulunmayan askeri tesisler yaratarak önderliğini devam ettirdi ve hatta genişletti. Bütün bu süre boyunca, ekonomik olarak belirleyici olan enformasyon (bilgi ve haberleşme) teknolojilerindeki rekabette güçlü avantajını devam ettirdi. Öncü ekonominin ultra modem teknoloji sektörlerindeki Amerikan hâkimiyeti ve Amerika’nın özellikle ekonomik olarak belirleyici alanlarda verimlilik açısından Batı Avrupalı ve Japon rakipleri üzerindeki avantajını devam ettirdiği ve hatta genişlettiği göz önünde tutulursa, teknolojik egemenliğinin yakın zaman içerisinde alt edilemeyeceği görülmektedir.
Muhakkak ki, Rusya ve Çin, bu Amerikan hegemonyasına kızan güçlerdir. 1996’nın başlarında, Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in Pekin’e yaptığı bir ziyarette bu ortak bir görüş olarak mümkün mertebe ifade edilmiştir. Üstelik Amerika’nın yaşamsal çıkarlarını tehdit edebilecek nükleer silahlara da sahiptirler. Ama acı gerçek, şu an ya da gelecekteki bir zamanda intihar niteliğinde nükleer bir savaş başlatabilseler bile her ikisinin de bunu kazanamayacak olmasıdır. Siyasi iradelerini kabul ettirmek için askeri kuvvetlerini uzun mesafelere gönderme kabiliyetleri olmadığından ve teknolojik açıdan Amerika’dan çok daha geride olduklarından, dünya çapında siyasi nüfuzu devam ettirmek -ya da yakın bir zamanda elde etmek için- gerekli araçlara sahip değillerdir.
Özetle, Amerika küresel gücün belirleyici dört alanında en üstün durumdadır: Askeri olarak eşi olmayan bir küresel erişime sahiptir; ekonomik olarak, her ne kadar, her ikisi de küresel gücün diğer niteliklerinden nefret eden Japonya ve Almanya bazı bakımlardan rakip olsalar da, küresel büyümenin lokomotifi olmaya devam etmektedir; teknolojik olarak yeniliğin tüm ultramodern alanlarında önderliği elinde tutmaktadır ve kültürel olarak, bazı aşırılıklara karşın, özellikle dünya gençleri arasında rakipsiz bir cazibeye sahiptir. Tüm bunlar Amerika’ya başka hiçbir devletin yakınlarına bile yaklaşamadığı siyasi bir nüfuz sağlamaktadır. Amerika’yı tek kapsamlı küresel süper güç yapan bu dördünün birleşimidir.
Kültürel egemenlik Amerika’nın küresel gücünün yeterince takdir edilmemiş yüzüdür. Estetik değerleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Amerika’nın kitlesel kültürü, özellikle dünya gençliği üzerinde manyetik bir çekim gücüne sahiptir. Cazibesi, yansıttığı hazza dayalı yaşam biçimine da- yandırılabilir, ama küresel cazibesi inkâr edilemez. Amerikan televizyon programları ve filmleri küresel pazarın dörtte üçünü kapsar. Amerikan tutkuları, yeme alışkanlıkları ve hatta giysileri dünyada gittikçe daha çok taklit edilirken, Amerikan popüler müziği de aynı şekilde baskındır. İnternet dili İngilizcedir ve küresel bilgisayar sohbetlerinin ezici çoğunluğu Amerika kaynaklı olup küresel söyleşilerin içeriğini etkilemektedir. Son olarak, Amerika yüksek eğitim arayanların Kâbesi haline gelmiştir. Yarım milyon öğrenci Amerika’ya akın etmekte ve bunların en yeteneklileri asla ülkelerine dönmemektedirler. Amerikan üniversitelerinden mezun olanlar neredeyse bütün kıtalarda her kabinede yer almaktadır.
Amerika için en önemli jeopolitik ödül Avrasya’dır. Bu bin yılın yarısı boyunca dünya meseleleri Avrasyalı güçlerce, bölgesel güç için birbiriyle mücadele eden ve küresel güce erişmeye çalışan bu insanlarca belirlendi. Artık, Avrasyalı olmayan bir güç Avrasya’daki üstün güçtür ve Amerika’nın küresel üstünlüğü doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hâkimiyetinin ne kadar süre ve ne kadar etkili sürdürüldüğüne bağlıdır.
Açıktır ki bu durum geçicidir. Ama süresi ve ardından ne geleceği sadece Amerika’nın iyiliği için değil, uluslararası barış için de hayati önem taşımaktadır. İlk ve tek küresel gücün aniden ortaya çıkışı, (ister Amerika’nın dünyadan geri çekilişi, ister başarılı bir rakibin ortaya çıkışıyla olsun) üstünlüğünün aynı hızla son bulması, beraberinde güçlü uluslararası istikrarsızlıklar üretmesi durumunu da getirecektir. Sonuçta bu küresel anarşiye yol verecektir. Harvard’lı siyaset bilimci Samuel P. Huntington, cesurca ileri sürdüğü şu iddialarında haklıdır:
“ABD’nin üstün olmadığı bir dünya, Amerika’nın uluslararası ilişkileri şekillendirmede diğer ülkelerden daha fazla etki sahibi olmaya devam ettiği bir dünyaya göre, daha fazla şiddet ve düzensizlik içeren, daha az demokratik ve ekonomik büyümenin daha yavaş olduğu bir dünya olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nin kalıcı uluslararası üstünlüğü, Amerikalıların refahı ve güvenliği, özgürlüğün, demokrasinin, açık ekonomik sistemin ve uluslararası düzenin geleceği için temeldir.”
JEOSTRATEJİK OYUNCULAR VE JEOPOLİTİK EKSENLER
Avrasya’nın yeni jeopolitik haritasında kilit önemdeki en az beş jeostratejik oyuncu ile (son ikisi kısmen oyuncu olarak nitelendirilebilecek) beş jeopolitik eksen belirlenebilir. Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan büyük ve etkin oyunculardır; öte yandan, İngiltere, Japonya ve Endonezya çok önemli ülkeler olmakla birlikte bu şekilde nitelendirilmezler. Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran kritik olarak önemli jeopolitik eksen rolünü oynarlarken, Türkiye ve İran’ın her ikisi de bir ölçüde, daha sınırlı kapasiteleri dâhilinde aynı zamanda jeostratejik olarak da etkindirler. Sonraki bölümlerde her ikisi hakkında da daha fazla şey söylenecektir.
Avrasya’nın batı ucundaki kilit ve dinamik oyuncuların Fransa ve Almanya olduklarını söylemek yeterlidir. Bunların her ikisi de birleşik bir Avrupa vizyonuyla motive olmuşlardır; ne var ki, böyle bir Avrupa’nın Amerika’ya ne ölçüde ve ne şekilde bağlı kalacağı konusunda birbirlerinden ayrılırlar. Ancak her ikisi de Avrupa’da tutku yaratacak yeni bir şeye şekil vermek, böylece de statükoyu değiştirmek istemektedirler. Özellikle Fransa’nın, bazı önemli açılardan Amerika Birleşik Devletlerinden ayrılan kendi jeostratejik Avrupa kavramı mevcuttur. Bir yandan Rusya’yı Amerika’ya, İngiltere’yi de Almanya’ya karşı oynatmaya yönelik taktik manevralara girme eğilimleri içerirken, bir yandan da kendi göreli zayıflığını ortadan kaldırmak için Fransız-Alman ittifakına güvenmektedir.
Almanya, Avrupa’nın en önemli devleti, bölgenin ekonomi alanında lokomotifi ve Avrupa Birliği’nin yükselen lideri olduğunun bilincine varmaktadır. Almanya, yeni özgürlüğüne kavuşmuş Doğu Avrupa için, eski Almanya yönetimindeki Mitteleuropa (Orta Avrupa) kavramını andıran biçimde, özel bir sorumluluğu olduğunu hissetmektedir. Üstelik hem Fransa hem de Almanya Rusya’yla ilişkilerde Avrupa’nın çıkarlarını temsil etme hakkının kendilerinde olduğunu düşünmektedir. Hatta Almanya coğrafi konumu nedeniyle, en azından teorik olarak, çok önemli olan, Rusya’yla iki taraflı özel bir uzlaşma yapma seçeneğini halen elinde tutmaktadır.
Büyük Britanya jeostratejik bir oyuncu değildir. Onun daha az sayıda önemli tercih hakları bulunmaktadır; Avrupa’nın geleceğiyle ilgili hırslı bir vizyonu yoktur ve nispi düşüşü, Avrupa’nın dengeleyici gücü rolünü oynama kapasitesini azaltmıştır. Avrupa’nın birleşmesine dair çelişkili yaklaşımı ve Amerika ile olan özel ilişkisinin zayıflaması Büyük Britanya’yı, Avrupa’nın, geleceğiyle ilgili yüzleşmesi gereken pek çok seçim açısından gittikçe daha konu dışı kılmıştır. Londra kendisini büyük ölçüde Avrupa oyununun dışında bırakmıştır.
Avrupa Komisyonu’ndaki eski İngiliz üst düzey yetkililerinden olan Sir Roy Denman anılarında, 1955’te Avrupa Birliği’nin kurulmasının görüşüldüğü Messina’daki konferansta bile, resmi İngiliz sözcüsünün Avrupa’nın mimarı olmak için toplanmış kişilere açıkça şunları savunduğunu yazmaktadır:
“Üzerinde tartıştığınız, ileride yapılacak bu anlaşmanın üzerinde fikir birliğine varılmasına ihtimal yoktur; fikir birliğine varılsa bile, uygulanma ihtimali yoktur. Ve uygulansa bile, İngiltere için hiçbir şekilde kabulü mümkün değildir... au revoir et bonne chance. (Elveda ve iyi şanslar.)”
Bu tavrın özü 1990’ların başında şu sözlerle gayet iyi özetlenmiştir:
· İngiltere politik birleşme hedefini reddetmektedir.
· İngiltere serbest ticarete dayalı ekonomik birleşme modelini desteklemektedir.
· İngiltere, dış politika, güvenlik ve savunma koordinasyonlarını AB (Avrupa Birliği) çerçevesi dışında yapmayı tercih etmektedir.
· İngiltere, AB’de nüfuzunu ender olarak en yüksek düzeye çıkarmıştır.
Elbette ki Büyük Britanya Amerika için halen önemlidir. İngiliz Uluslar Topluluğu, ülkeleri kanalıyla halen bir dereceye kadar küresel etkiye sahiptir, ama ne hareket kabiliyeti olan küresel bir güçtür ne de hırslı bir vizyonla motive olmuştur. Amerika’nın temel destekçisidir, çok sadık bir müttefiktir, önemli bir askeri üstür ve çok önemli akıl oyunlarında yakın ortaktır. Arkadaşlığının desteklenmesi gerekir, ama politikasına dikkat etmeye gerek yoktur. Eski görkemli günlerinin anılarıyla dinlenen sınırlı bir jeostratejik oyuncudur; Fransa ve Almanya’nın esas aktörler olduğu Avrupa macerasından büyük ölçüde kopmuştur.
DEMOKRATİK DİRENEK NOKTASI
Amerika’nın Avrupa’daki jeostratejik çıkarları çok büyüktür. Amerika’nın Japonya’yla olan bağlantılarının tersine, Atlantik ittifakı Amerika’nın siyasi etkisini ve askeri gücünü doğrudan Avrasya anakarasına yerleştirmektedir. Amerika-Avrupa ilişkilerinin bu aşamasında, müttefık Avrupalı uluslar halen ABD güvenlik korumasına büyük oranda bağımlıyken, Avrupa’daki herhangi bir genişleme ister istemez doğrudan ABD etkisinde bir genişleme olur. Bunun tersine, Atlantik ötesi yakın bağlar olmadan, Amerika’nın Avrasya’daki üstünlüğü çabucak solar gider. ABD’nin Atlantik Okyanusu’nu kontrolü, etkisini ve gücünü Avrasya’nın içlerine taşıma yeteneği ciddi biçimde sınırlanır.
Ancak sorun bu anlamda gerçek Avrupalı Avrupa’nın var olmamasıdır. Bir vizyondur, kavramdır ve bir hedeftir ama halen bir gerçek değildir. Batı Avrupa hâlihazırda ortak pazardır, ama tek bir siyasi varlık olmaktan halen çok uzaktır. Siyasi bir Avrupa halen oluşmaktadır. Bosna’daki kriz, eğer halen ispata gereksinim duyanlar var idiyse, Avrupa’nın süregelen yokluğunun elem verici ispatı olmuştur. Acı gerçek, Batı Avrupa’nın ve giderek Orta Avrupa’nın da, eski tebaaları ve sömürgeleri hatırlatır biçimde, Amerika’nın koruması altında olduğudur. Bu ne Amerika ne de Avrupa ulusları için sağlıklı bir durumdur.
Avrupa’nın iç canlılığındaki gittikçe yayılan bir düşüşle durum daha da kötü olmuştur. Var olan sosyoekonomik sistemin yasallığı ve hatta Avrupalı kimliğinin yüzeydeki anlamı bile incinebilir gözükmektedir. Bazı Avrupa devletlerinde güven bunalımı ve yaratıcılığın kaybının yanı sıra, soyutlamacı ve de dünyanın daha büyük ikilemlerinden kaçan içedönüklük tespit edilebilir. Avrupalıların çoğunluğunun Avrupa’nın temel bir güç olmasını isteyip istemediği ve temel bir güç olmak için gerekli olanları yapmaya hazır olup olmadıkları bile açık değildir. Şu anda zayıflamış olan Avrupalı Amerikan- karşıtlığının kalıntıları bile tuhaf bir şekilde kiniktir: Avrupalılar Amerikan “hegemonyasına” üzülmektedir, ama onun tarafından korunmanın keyfini sürerler.
Avrupa’nın birleşmesinin siyasi momentumu bir zamanlar üç temel güdü ile yönlendiriliyordu: yıkıcı iki dünya savaşının anıları, ekonomik toparlanma arzusu ve Sovyet tehdidine karşı savunmasızlık. Ancak 90’ların ortalarına kadar bu güdüler zayıfladı. Ekonomik toparlanma öyle ya da böyle başarıldı. Gerçekten de Avrupa’nın giderek karşı karşıya kaldığı sorun, ekonomik canlılığının altını oyan ve aşırı derecede yük olan sosyal destek sistemidir. Bu esnada özel çıkar gruplarının her türlü reforma tutkulu direnişi Avrupa’nın siyasi dikkatini içe yönlendirmektedir. Sovyet tehdidi ortadan kalkmıştır, ancak bazı Avrupalıların Amerikan vesayetinden kurtulup bağımsızlık kazanma arzuları kıtasal birleşme için gereken arzuya dönüşmemiştir.
Avrupa hedefleri daha çok -Avrupa Topluluğu ile onun halefi Avrupa Birliği’nin yarattığı büyük kurumsal mekanizmanın ürettiği- bürokratik momentum tarafından sürdürüldü. Birleşme fikri kamudan hâlâ belli bir destek almaktadır. Ama kayıtsız, tutkusuzdur ve misyon anlayışından yoksundur. Genel olarak bugünkü Batı Avrupa sıkıntılı, odaksız, rahat ama toplumsal olarak tedirgin, daha geniş vizyonları paylaşmayan toplumlar grubu izlenimini vermektedir. Avrupa’nın birleşmesi gittikçe bir amaç değil, bir sürece dönüşmüştür.
Yine de, lider konumundaki iki Avrupalı ulusun, Fransa’nın ve Almanya’nın seçkinleri gerçek bir Avrupa olacak Avrupa’yı şekillendirme ve tanımlama hedefini üstlenmişlerdir. Bu nedenle Avrupa’nın ilkesel mimarlarıdır. Beraberce çalışarak, geçmişine ve potansiyeline layık bir Avrupa inşa edebilirler. Ama her biri değişik vizyon ve tasarımlarla bu işi üstlenmiştir, her ikisi de tek başına bu işi yapabilecek kadar güçlü değildir.
Bu durum Amerika Birleşik Devletleri’ne kesin bir müdahale için özel bir fırsat vermektedir. Avrupa’nın birleşmesi lehine, Amerika’nın bu işe dâhil olması gerekir. Çünkü diğer türlü birleşme durma noktasına gelebilir ve sonra kademe kademe çözülebilir. Ama Avrupa’nın inşasında etkili bir Amerikan katılımı, Amerika’nın ne tür bir Avrupa’yı tercih ettiği, eşit bir ortak olacak Avrupa’yı mı yoksa küçük müttefik Avrupa’yı mı desteklemeye hazır olduğu, hem Avrupa Birliği hem NATO’nun erişeceği faaliyet alanları konularında Amerikan düşüncesinin netliği ile yönlendirilmelidir.
GÖRKEM VE GERİ KAZANIM
Orta Avrupa’da açıkça ifade edilen daha iddialı Alman rolü için gereken kritik atak, 90’ların ortalarında meydana gelen Alman-Polonya uzlaşması ile gerçekleştirilmiştir. Başlangıçtaki isteksizliğe rağmen, birleşik Almanya (Amerika’nın dürtmesiyle) Oder-Neisse hattını Polonya’yla sürekli sınır olarak tanıdı. Bu adım Almanya’yla daha yakın ilişki konusunda Polonya’nın tek önemli koşulunu ortadan kaldırmış oldu. Bunu takiben karşılıklı iyi niyet ve bağışlama jestlerinden sonra, ilişki önemli bir değişiklik geçirdi. Almanya-Polonya ticareti kelimenin tam anlamıyla patladı (1995 yılında Polonya Rusya’yı geçerek Almanya’nın doğudaki en büyük ticaret ortağı oldu). Almanya Polonya’nın AB’ye ve NATO’ya üyeliği için başdestekçi oldu. 90’ların ortalarına kadar Polonya- Almanya uzlaşmasının Orta Avrupa’ya kazandırdığı jeopolitik önemin, Fransa-Almanya uzlaşmasının Batı Avrupa’ya yaptığı etkiye denk düştüğünü söylemek abartılı olmayacaktır.
Polonya aracılığıyla Alman etkisi kuzeyde Baltık devletlerine, doğuda Ukrayna ve Belerus’a doğru yayıldı. Üstelik Almanya-Polonya uzlaşmasının etki alanı, Avrupa’nın geleceği ile ilgili önem arz eden Fransa-Almanya görüşmelerine zaman zaman Polonya’nın da dâhil edilmesiyle bir dereceye kadar arttı. Daha sonraları düzenli aralıklarla yapılan Fransa- Almanya-Polonya görüşmelerinin ilk kez yapıldığı Almanya şehrine ithafen bu şekilde anılan Weimar Üçgeni, Avrupa kıtasında, ulusal kimlikleri gelişmiş üç ulustan 180 milyon kişiyi kapsayan potansiyel olarak önemli jeopolitik bir eksen yarattı. Bu bir yandan Almanya’nın Orta Avrupa’daki egemen rolünü arttırdı, ama öte yandan bu rol üçlü görüşmelerdeki Fransa-Polonya katılımıyla bir bakıma dengelendi.
Orta Avrupa’da, özellikle küçük Orta Avrupa devletleri tarafından fazlasıyla benimsenen Alman önderliğinin kabulü Avrupa’nın temel kurumlarının doğuya doğru yayılmasını Almanların üstlenmesiyle daha da kolaylaştı. Almanya bunu üstlenmekle, derinlere kök salmış Batı Avrupa bakış açısına ters düşerek tarihi bir misyon üstlenmişti. Bu bakış açısına göre Almanya’nın ve Avusturya’nın doğusunda olan olaylar bir şekilde gerçek Avrupa’nın sınırları dışında algılanıyordu. Doğudaki şiddetin Batı Avrupalılar için önemli olmadığını kanıtlamaya çalışan Lord Bolingbroke [9] tarafından XVIII. yüzyılın başlarında dile getirilen bu bakış açısı, 1938 Münih krizinde yeniden su yüzüne çıktı. Aynı bakış açısının 90’ların ortalarındaki Bosna Savaşı’nda İngiltere’nin ve Fransa’nın tavırlarında yeniden ortaya çıkması trajikti. Hâlâ Avrupa’nın geleceğini ilgilendiren görüşmelerde yüzeyin hemen altında pusuya yatmış beklemektedir.
Almanya’daki tek gerçek tartışma, önce NATO’nun mu yoksa AB’nin mi genişleyeceğiydi; savunma bakanlığı NATO’yu, dışişleri bakanlığı AB’yi destekliyordu. Bunun açık sonucu Almanya’nın daha büyük ve daha birleşik Avrupa’nın havarisi olduğuydu. Almanya şansölyesi 2000 yılını AB’nin ilk doğuya doğru genişlemesi için hedef olarak koydu. Alman savunma bakanı NATO’nun kuruluşunun 50. yıldönümünün ittifakın doğuya doğru genişlemesine uygun bir sembol olduğunu ilk dile getirendi. Böylece Almanya için Avrupa’nın geleceği kavramı, temel Avrupalı müttefiklerinden farklılaşmıştı. İngilizler daha büyük bir Avrupa’yı tercih ettiklerini açıkladılar, çünkü genişlemeyi Avrupa birliğinin zayıflaması için vasıta görüyorlardı. Fransa bu genişlemenin Almanya’nın rolünü daha da büyütmesinden korkarak daha dar bir birleşmeyi destekledi. Almanya bunların her ikisine de direndi, böylece Orta Avrupa’da yalnızca ona gösterilen bir saygınlık kazandı.
AMERİKA’NIN TEMEL AMACI
Aralık 1995 tarihli Madrid Amerika-Avrupa Ortak Deklarasyonu’yla güçlü bir biçimde ifade edilen Amerika’nın Avrupa birliğine inancı, Amerika’nın Avrupa’nın gerçekten Avrupa olmasının sonuçlarını kabul etmeye hazır olduğunu aleni olarak ilan etmesinin dışında buna uygun olarak davranmaya da başlamasına kadar, içi boş bir inanç olmaya devam edecektir. Avrupa için, nihai sonuç, Amerika ile kayırılan küçük ortak statüsü yerine gerçek bir ortaklık kurmayı getirecektir. Ve gerçek bir ortaklık hem kararları hem sorumlulukları paylaşmaktır. Amerika’nın bu hedefe desteği, Atlantik ötesi diyaloğu güçlendirmeye yardımcı olarak, Avrupalıları, gerçekten önemli bir Avrupa’nın dünyada oynayabileceği role ciddi olarak yoğunlaşmalarını teşvik edebilir.
Bir noktada gerçekten tam olarak birleşmiş ve güçlü Avrupa Birliği’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne küresel rakip olacağı akla yatkındır. Elbette zorlu bir ekonomik-teknolojik rakip olabilir. Ortadoğu’daki veya başka bir yerdeki jeopolitik çıkarları Amerika’nınkilerden önemli ölçüde farklı olabilir. Ama aslında, böyle güçlü ve siyasi olarak teksesli Avrupa görünen gelecekte olası gözükmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin oluştuğu zamanki Amerika’da egemen olan koşulların tersine, Avrupalı ulus-devletlerin eski durumlarına geri dönme becerilerinin derin tarihi kökenleri vardır ve uluslar-ötesi Avrupa tutkusu sönmüştür.
Önümüzdeki on ya da yirmi yıl için gerçek alternatifler -tereddütle ve sancılı da olsa- kıtasal birlik hedefine yönelmiş, genişleyen ve birleşen bir Avrupa’dır veya Orta Avrupa’nın kimseye ait olmayan topraklar olarak kaldığı, birleşmede ve coğrafi alan olarak şu andaki durumunun ötesine gidememiş, pata olmuş bir Avrupa ya da pata olma sonucunda adım adım parçalanarak, eski güç rekabetine yeniden dönen bir Avrupa. Pata olmuş bir Avrupa’da, Almanya’nın kendini Avrupa ile tanımlaması kaçınılmaz olarak son bulacak, bu da Alman çıkarlarının daha milliyetçi tanımını teşvik edecektir. Amerika için ilk seçenek elbette en iyisidir, ama ilerleme için enerji vere-n Amerikan desteğini gerektiren bir seçenektir.
YANILTICI JEOSTRATEJİK HAYALLER
Batı yardımı Rus hükümetine, devleti ekonomik yaşamdan çekecek, demokratik kurumların sağlamlaştırılmasına izin verecek ve iç reformlara girişmesini sağlayacak olanaklar verecekti. Rusya’nın ekonomik toparlanması, Amerika’nın eşit ortağı olarak özel statüsü ve hâlâ sahip olduğu cazibesi, bağımsızlığını yeni kazanmış, Rusya kendilerini tehdit etmediği için minnettar olan, ayrıca Rusya’yla bir biçimde birlik olmanın getireceği yararların giderek daha fazla bilincinde olan BDT’nin devletlerini Rusya’yla daha da yakın ekonomik birlik ve süreç içinde siyasi birlik kurmak için cesaretlendirecek, böylece Rusya’nın genişliği ve gücü artacaktı.
Bu yaklaşımdaki sorun, uluslararası ve ülke içi gerçeklikten yoksun olmasıydı. “Olgun stratejik ortaklık” kavramı gurur okşayıcıydı, ama aldatıcıydı. Amerika, küresel gücü Rusya’yla paylaşma eğiliminde değildi. Zaten istese bile bunu yapamazdı. Yeni Rusya’nın çok zayıf olduğu açıktı. Yetmiş beş yıllık komünist yönetimle çok harap olmuştu. Üstelik gerçek küresel ortak olabilmek için toplumsal olarak çok geriydi. Washington’un gözünde Almanya, Japonya ve Çin, en az Rusya kadar önemli ve etkiliydi. Daha da ötesi, Amerika için ulusal çıkar konusu olan merkezi jeostratejik konuların bazılarında, Avrupa’da, Ortadoğu’da ve Uzakdoğu’da, Amerikan ve Rus istekleri aynı olmaktan çok uzaktı. Ayrılıklar kaçınılmaz olarak su yüzüne çıkmaya başladığında siyasi güçteki orantısızlık, mali destek, teknolojik yenilenme ve kültürel cazibe “olgun stratejik ortaklığın” içinin boş olduğunu gösterdi. Giderek daha çok Rus bunun Rusya’yı aldatmak için kasıtlı olarak tasarlanmış olduğunu düşünmeye başladı.
Belki ilk başlarda, Amerika ve Rusya’nın balayı sürecinde, Amerika NATO’nun genişlemesi kavramını kabul etmiş, Rusya’ya “reddedemeyeceği bir anlaşma”, yani Rusya’yla NATO arasında özel ortaklık ilişkisi önermiş olsaydı, bu hayal kırıklığının önüne geçilebilirdi. Amerika açıkça ve kararlı biçimde, Rusya’nın bir şekilde sürece dâhil edilmesi şartıyla ittifakı genişletme düşüncesini benimsemiş olsaydı, belki de Moskova’nın daha sonraları “olgun ortaklık”tan hayal kırıklığı duyması ve Kremlin’deki Batılılaşmacıların siyasi konumlarındaki artan zayıflamaları başka yöne kanalize edilebilirdi.
Bunu yapmanın zamanı 1993’te, Yeltsin’in ağustos ayında kamunun önünde Polonya’nın Atlantik ötesi ittifaka katılmasındaki çıkarının “Rusya’nın çıkarlarıyla” uyuştuğunu söylemesinin hemen sonrasındaydı. Bunun yerine o zamanlar hâlâ “ilk Rusya” politikası izleyen Clinton yönetimi karar vermek için iki yıl daha oyalandı. Bu esnada Kremlin farklı telden çalmaya başladı. Kremlin, Amerika’nın NATO’nun genişlemesi maksadını gösteren ama kararsız olan sinyallerine karşı gittikçe düşman oldu. Washington 1996 yılında NATO’nun genişlemesini, Amerika’nın daha geniş ve daha güvenli Avrupa-Atlantik topluluğunu şekillendirme politikasının temeli yapmaya karar verdiğinde, Ruslar katı muhalefete kilitlenmişlerdi. Bu nedenle 1993 yılı kaçan tarihi fırsatın yılı olarak görülebilir.
Kuşkusuz Rusların NATO’nun genişlemesiyle ilgili tüm endişeleri yasallıktan uzak ya da kötü niyetli sebeplere dayanıyor değildir. Bazı muhaliflerin, özellikle Rus ordusundaki muhaliflerin, Soğuk Savaş zihniyetini kabul ettiklerini hatırlayalım. NATO’nun genişlemesini Avrupa’nın büyümesinin gerekli bir parçası olarak değil, halen düşman bir ittifakın Amerikan liderliğinde Rusya’ya doğru ilerlemesi olarak görmektedirler. Çoğu eski Sovyet yetkilisi olan Rus dış politikasının seçkinlerinden bazıları Amerika’ya Avrasya’da yer olmadığı şeklindeki uzun süredir var olan jeostratejik kanıdan vazgeçmediler. NATO’nun genişlemesinin Amerika’nın etki alanını genişletme arzusu tarafından yönlendirildiği görüşünde ısrar ettiler. Ayrıca muhalefetlerinin bir kısmı, Rusya’nın sağlığına yeniden kavuşmasıyla birlikte, birleşmemiş Orta Avrupa’nın tekrar Moskova’nın jeopolitik etki alanına döneceği umudundan kaynaklanıyordu.
Ama pek çok Rus demokratı da NATO’nun genişlemesinin, Rusya’nın Avrupa dışında bırakılması, siyasi olarak aforoz edilmesi ve Avrupa uygarlığının kurumsal çerçevesi içindeki üyeliğe layık olmadığının düşünülmesi anlamına geleceğinden korkuyorlardı. Kültürel güvensizlik siyasi korkuları şiddetlendiriyordu. NATO’nun genişlemesi, Rusya’yı soyutlamak, Rusya’yı dünyada yalnız ve çok sayıdaki düşmanlarının saldırısına açık bırakmak için tasarlanmış eskilere dayanan Batı politikasının son aşaması olarak görülüyordu. Üstelik Rus demokratları, Orta Avrupalıların, Moskova’nın yarım yüzyıldan fazla süren egemenliğine duydukları öfkenin ve de daha büyük Avrupa-Atlantik sisteminin parçası olmak arzularının derinliğini kavrayamıyorlardı.
Bunların ışığında, Rus Batıcılarının hayal kırıklıkları yaşamaları da zayıflamaları da kaçınılmazdı. Çünkü Rus seçkin sınıfı oldukça bölünmüştü. Ne başkanları ne de dışişleri bakanları tutarlı jeostratejik liderlik yapma kapasitesindeydi. Yeni Rusya’nın Avrupa’da ne istediğini açıkça tanımlayamadılar, zayıflamış koşullarının güncel sınırlarını gerçekçi biçimde değerlendiremediler. Moskova’nın siyasi savaşa hazır demokratları, demokratik Rusya’nın Atlantik ötesi demokratik topluluğun büyümesine muhalefet etmediğini, kendisinin de bağlantı kurmak istediğini açıklayacak yürekliliği gösteremediler. Amerika’yla ortak küresel statü aldatmacası, Moskova’daki siyasi seçkin sınıfın, Rusya’nın sadece eski Sovyetler Birliği’nin bölgesi içinde değil, eski Orta Avrupa uydu devletlerinde de ayrıcalıklı jeopolitik konumu olması gerektiği düşüncesini terk etmesini zorlaştırdı.
Bu gelişmeler 1994’te seslerini yeniden çıkarmaya başlayan milliyetçilerin ve Yeltsin’in artık içerideki önemli destekleyicileri olmuş militaristlerin ellerini güçlendirdi. Orta Avrupalıların özlemlerine karşı verilen, giderek keskinleşen ve zaman zaman tehdit edici olan tepkiler sadece, Rus yönetiminden yeni kazandıkları özgürlüğe önem veren eski uydu devletlerin NATO’nun güvenli limanına girme yönündeki kararlılıklarını pekiştirdi.
Washington’la Moskova arasındaki uçurum, Kremlin’in Stalin’in tüm fetihlerinin doğruluğunu reddetmede gösterdiği isteksizlikle daha da büyüdü. Batı kamuoyu, özellikle İskandinavya’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Rusya’nın Baltık devletlerine yönelik belirsizliğinden rahatsız olmuştu. Bağımsızlıklarını tanıyan ve BDT’ye üyelikleri için baskı yapmayan demokratik Rus liderleri bile, bu ülkelerde Stalinist yıllar boyunca kasıtlı olarak yerleştirilmiş büyük Rus kolonici topluluklara ayrıcalık elde edebilmek için zaman zaman çareyi tehditlere başvurmakta buluyorlardı. Kremlin’in, bu cumhuriyetlerin Sovyetler Birliği’ne zorla katılmasının yolunu açan gizli 1939 Nazi-Sovyet anlaşmasını kınamakta gösterdiği isteksizlikle hava daha da puslanıyordu. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden beş yıl sonra bile, Kremlin sözcüleri (1996 tarihli resmi açıklamada) 1940 yılında Baltık devletlerinin gönüllü olarak Sovyetler Birliği’ne “katıldıklarını” vurguluyordu.
Sovyet sonrası Rus seçkin sınıfı, görünüşe bakılırsa, Batı’nın, Sovyetler sonrası bölgede merkezi Rus rolünün restorasyonuna yardım edeceğini ya da en azından buna engel olmayacağını sanıyorlardı. Bu nedenle Batı’nın Sovyet sonrası yeni bağımsız devletlerin siyasi mevcudiyetlerini güçlendirmede yardım etmeye istekli olmasına sinirlendiler. Rusların üst düzey Amerikan dış politikası analizcileri “Amerika’yla çatışmanın... Kaçınılması gereken bir seçenek olduğu” uyarısını yaparlarken bile, (tamamen haksız olmasa da) Amerika Birleşik Devletleri’nin “Avrasya’nın tümünde devletlerarası ilişkilerin yeniden düzenlenmesi” çabasında olduğunu ileri sürüyor, “... Kıtada tek bir öncü güç olmayıp pek çok orta büyüklükte, nispeten istikrarlı ve kısmen kuvvetli güçler vardır. ... Fakat bunlar zorunlu olarak bireysel ve hatta toplam kapasitelerinde bile Amerika Birleşik Devletleri’nden daha aşağı düzeydedirler” diyorlardı.
Bu açıdan, özelikle 1994’e kadar, Ukrayna çok önemliydi. Amerika-Ukrayna ilişkilerine tam öncelik tanımak, Ukrayna’nın yeni ulusal özgürlüğünü sürdürebilmesi için yardım etmek şeklindeki Amerikan eğilimi, -“Batılılaşmacılar” da dâhil- Moskova’daki pek çoklarınca, Rusların, Ukrayna’yı sonunda tekrar ortak çizgiye getirme çabalarına karşı bir politika olarak görüldü. Rus siyasi seçkinler sınıfının pek çok üyesi Ukrayna’nın sonunda bir şekilde “yeniden bütünleştirilmesi” inancını sürdürmekteydi. Sonuç olarak Rusya’nın Ukrayna’nın bağımsız statüsünü jeopolitik ve tarihi olarak sorgulaması, Amerika’nın emperyalist Rusya’nın demokratik bir Rusya olamayacağı görüşünü güçlendirmiştir.
Ek olarak iki “demokrasi” arasında stratejik ortaklığın hayali olduğunun ortaya çıkışında iç sebepler vardı. Rusya, Amerika Birleşik Devletleri’nin gerçekten demokratik ortağı olamayacak kadar geriydi, komünist yönetim tarafından çok tahrip olmuştu. Bu önemli gerçek, cafcaflı konuşmalarla gizlenemezdi. Üstelik Sovyet sonrası Rusya, geçmişinden sadece kısmen kopmuştu. Sovyet geçmişinden hayal kırıklığına uğramış olsalar da, “demokratik” liderlerinin neredeyse tümü Sovyet sisteminin ürünleri, eski yönetici seçkinler sınıfının üst düzey üyeleriydiler. Polonya ya da Çek Cumhuriyeti’nde olduğu gibi daha önceden muhalif değillerdi. Sovyet iktidarının temel kurumları zayıflamış, moralleri bozulmuş ve yozlaşmış olsalar da, halen yerlerinde duruyorlardı. Bu gerçeğin ve komünist geçmişe tutunmanın sembolü Moskova’nın tarihsel merkezindeydi: Lenin’in mozolesi. Bu, Nazi sonrası Almanya’sı, demokratik sloganlar atan eski orta düzey Nazi “Gauleiter”ler tarafından yönetilirken Berlin’in merkezinde bir Hitler mozolesi durmasına benziyordu.
Yeni demokratik seçkin sınıfın siyasi zayıflığı, Rusya’daki ekonomik bunalımın büyüklüğüyle şiddetleniyordu. Rus Devletinin ekonomiden çekilmesi için gerekli olan büyük çaplı reformlara duyulan gereksinim, Batı, özellikle de Amerikan yardımı için aşırı beklenti doğurdu. Her ne kadar, özellikle Almanya ve Amerika’dan gelen bu yardım aşamalı olarak büyük boyutlara ulaştıysa da, en iyi koşullarda bile hızlı ekonomik kalkınma sağlaması mümkün değildi. Bunun sonucundaki toplumsal tatminsizlik, Amerika Birleşik Devletleri’yle ortaklığın yalan olduğunu, Amerika’ya yarayıp Rusya’ya zarar verdiğini ileri süren hayal kırıklığına uğramış kişilerin eleştiri korosuna alttan alta destek sağlıyordu.
Özetle, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün hemen sonrasındaki yıllarda etkili küresel ortaklığın ne nesnel ne de öznel önkoşulları mevcuttu. Demokratik “Batılılaşmacılar” çok fazla istiyor, ama çok az verebiliyorlardı. Amerika’yla eşit ortaklık -ya da daha doğrusu ortaklaşa liderlik- BDT içinde görece bağımsızlık ve Orta Avrupa’da jeopolitik olarak tarafsız bir bölge istiyorlardı. Ancak Sovyet tarihine dair çelişkileri, küresel güçle ilgili gerçekçilikten yoksun olmaları, ekonomik bunalımın derinliği ve yaygın toplumsal desteğin yokluğu, eşit ortaklık kavramının gerektirdiği istikrarlı ve gerçekten demokratik Rusya’yı kuramayacakları anlamına geliyordu. Rusya önce uzun süreli siyasi reform ve en az onun kadar uzun demokratik reform sürecinden geçmeliydi. Üstelik bütün bunlardan daha da uzun sürecek sosyoekonomik modernizasyon sürecinden geçmek zorundaydı. Sonra da Amerika’yla gerçek ortaklığın gerçekleşebilir bir jeopolitik seçenek olması için Orta Avrupa’daki ve özellikle de eski Rus İmparatorluğu dâhilindeki yeni jeopolitik gerçeklerde yayılmacı düşünce biçiminden ulusal düşünce biçimine daha derinden geçmeyi başarmalıydı.
Bu koşullar altında “yakın yurtdışı” önceliği, hem Batı yanlısı, hem de birinci dış politika seçeneğinin ana eleştirisi oluyordu. Bu eleştiriler, ortaklık kavramının Rusya için en önemli husus olması gerekeni, yani eski Sovyet cumhuriyetleriyle ilişkileri küçümsediği argümanı üzerine temelleniyordu. “Yakın yurtdışı’’, bir zamanlar Sovyetler Birliği tarafından jeopolitik ölçekte işgal edilen bölgede, Moskova’nın karar alıcı merkez olacağı bir çerçevenin yeniden inşasının gerekliliğine önceliği verecek politikanın avukatlığı için kısa bir formül oluyordu. Bu dayanak noktasıyla, Batı’ya, özellikle Amerika’ya yoğunlaşan politikanın az getirip çok götürdüğü yaygın olarak kabul görüyordu; bu politika Batı’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşünün yarattığı fırsatları istismar etmesini kolaylaştırıyordu.
Ancak, “yakın yurtdışı” düşünce okulu, altında çeşitli farklı jeopolitik anlayışların barınabildiği geniş bir şemsiyeydi. Ekonomik fonksiyonistleri ve BDT’nin, Moskova’nın yönlendirdiği bir başka AB versiyonunun evrimleşebileceğini düşünen (bazı Batılılaşmacıların da dâhil olduğu) deterministleri de kapsıyordu. Üstelik ekonomik bütünleşmeyi, BDT şemsiyesi altında, 1996’da açıkça belirtilen Rusya ve Beyaz Rusya ya da Rusya, Beyaz Rusya, Kazakistan ve Kırgızistan arasındaki özel düzenlemelerle imparatorluğun yeniden kurulmasının, pek çok aracından biri olarak görenleri de kapsıyordu. Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın kuracağı Slav Birliği’ni savunan Slav yanlısı romantikleri de içeriyordu. En nihayetinde Rusya’nın süregelen tarihsel misyonunun temel tanımı olan -bir şekilde- mistik Avrasyacılık düşüncesi yandaşlarını da içeriyordu.
En dar biçimiyle “yakın yurtdışı” önceliği, son derece mantıklı olan Rusya’nın ilk olarak bağımsızlığını yeni kazanmış, özellikle kasti olarak aralarında ekonomik bağımlılık oluşturan' Sovyet politikasının gerçekleriyle Rusya’ya bağlı olan yeni bağımsız devletlerle ilişkilerine yoğunlaşması gerektiği savını içeriyordu. Bu hem ekonomik hem de jeopolitik olarak anlamlıydı. Yeni Rus liderlerin sıkça sözünü ettikleri “ortak ekonomik alan”ın gerekliliği yeni bağımsız devletlerin liderlerinin inkâr edemeyecekleri bir gerçekti. İşbirliği, hatta biraz bütünleşme ekonomik bir gereklilikti. Böylece Sovyetler Birliği’nin siyasi dağılımının yarattığı ekonomik bozulmaların ve bölünmelerin tersine çevrilmesi için BDT kuramlarının güçlendirilmesi sadece normal değil, aynı zamanda arzu edilir oluyordu.
Böylece, bazı Ruslar için ekonomik bütünleşmenin güçlendirilmesi, olan bitene karşı işlevsel olarak etkili ve siyasi olarak sorumlu bir tepki oluyordu. AB benzeri bir yapının Sovyet sonrası duruma uygun olduğu sıkça söyleniyordu. İmparatorluğun restorasyonu ekonomik bütünleşmenin daha ılımlı savunucuları tarafından açıkça reddediliyordu. Örneğin Ağustos 1992’de bir grup önde gelen şahsiyet ve hükümet yetkilisinin oluşturduğu Dış Politika ve Savunma Politikası Konseyi tarafından yayınlanan “Rusya İçin Strateji” başlıklı, etkili bir rapor tam yerinde olarak “imparatorluk sonrası aydınlanmayla bütünleşmeyi” Sovyet sonrası “ortak ekonomik alan” için uygun ekonomik program olarak savunuyordu.
Ne var ki, “yakın yurtdışı” vurgulaması bölgesel ekonomik işbirliğinin siyasi olarak iyi niyetli ve yayılmacı olmayan doktrini değildi. Jeopolitik içeriği yayılmacı tonlar içeriyordu. Görece ılımlı 1992 raporu bile toparlanmış Rusya’nın “Doğu Avrupa, Orta Asya ve Uzakdoğu’da durumu düzenleyici” rolü olacağından, sonunda Batı’yla stratejik işbirliğini sağlayabileceğinden söz ediyordu. Bu önceliğin diğer savunucuları daha az utangaç davranıp açıkça Rusya’nın Sovyet sonrası alandaki “özel rolü”nden söz ediyor, Batı’yı, Ukrayna ve diğer yeni bağımsız devletlere yardım ederek Rus karşıtı politika gütmekle suçluyorlardı.
Tipik ama hiçbir şekilde aşırı olmayan bir örnek, açıkça eski Sovyet alanının tek başına Rusya’nın jeopolitik etki bölgesi olduğunu iddia eden 1993’teki Parlamento Dış İlişkiler Komitesi Başkanı ve “ortaklık” önceliğinin eski savunucusu olan Y. Ambartsumov’un argümanıydı. Ocak 1994’te, eskiden Batıcılığın önceliğinin ateşli savunucusu olan Dışişleri Bakanı Andrei Kozyrev’in Rusya’nın “yüzyıllar boyunca kendi çıkar alanı olan bölgelerde askeri varlığını koruması gerektiği” şeklindeki sözlerinde aslında Ambartsumov’un sözleri yankılanıyordu. Gerçekten de, Izvestiia, 8 Nisan 1994’te, Rusya’nın, yeni bağımsız devletlerin topraklarında yirmi sekiz askeri üssü elinde tutmayı başardığını yazıyor, Kaliningrad, Moldavya, Kırım, Ermenistan, Tacikistan ve Kürü Adaları’ndaki Rus askeri üslerini bir haritada birleştiren ve kabaca, sayfa 154’teki haritadaki gibi, eski Sovyetler Birliği’nin dış sınırlarını denk düşen bir çizgi çiziyordu.
Eylül 1995’te Başkan Yeltsin BDT’ye yönelik Rus hedeflerini belirleyen Rus politikası hakkında resmi bir belge yayımladı:
“Rusya’nın BDT’ye yönelik politikasının ana hedefi, dünya topluluğunda gerçek yerlerini talep etme yeteneğinde, ekonomik ve toplumsal olarak bütünleşmiş devletler topluluğu yaratmak... S. Birliği sonrası bölgenin topraklarında yeni devletlerarası siyasi ve ekonomik sistemin oluşturulmasında lider kuvvet olarak Rusya’yı desteklemektir.”
Çabaların siyasi boyutuna, dünya sisteminde “yerini” talep eden tek varlığa, Rusya’nın bu tek varlık içindeki belirleyici yerine yapılan vurguya dikkat edilmesi gerekir. Bu vurguya uygun olarak, Moskova, Rusya ile yeni kurulan BDT ' arasında siyasi ve askeri bağların güçlendirilmesinde ısrar etti. Ortak bir askeri komuta yaratılmalıydı. BDT devletlerinin askeri güçleri biçimsel bir anlaşmayla birbirine bağlanmalıydı. BDT’nin “dış” sınırları merkezin (yani Moskova’nın) kontrolünde olmalıydı. Rus güçleri BDT içindeki her türlü barışı koruma eyleminde belirleyici rol oynamalıydı. Ana kurumları (1991’deki anlaşmaya göre Minsk’te olması gerekirken) Moskova’da bulunan BDT için ortak dış politika oluşturulmalı ve Rus başkanı BDT zirvelerine başkanlık etmeliydi.
Ve bununla da kalmıyordu. Eylül 1995 belgesi aynı zamanda şunu da ilan ediyordu:
“Yakın yurtdışında Rus televizyon ve radyo yayını temin edilmeli, bölgede Rus basınının dağıtılması desteklenmelidir ve Rusya BDT devletlerinin ulusal kadrolarını eğitmelidir.
Sovyet sonrası bölgenin topraklarında Rusya’nın ana eğitim merkezi olma konumunun yeniden inşasına özel dikkat gösterilmeli, BDT devletlerinin genç kuşağının Rusya’yla dostça ilişkiler ruhuyla eğitilmesinin gerekliliği akılda tutulmalıdır.”
Rus Duması bu haleti ruhiyesiyle, 1996 başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasını geçersiz ilan edecek kadar ileri gidiyordu. Üstelik aynı yılın baharında Rusya, kendisiyle BDT’nin daha uzlaşmacı üyeleri arasında daha yakın ekonomik ve siyasi bütünleşme sağlayan iki anlaşma imzalıyordu. Anlaşmalardan biri Rusya’yla Beyaz Rusya arasında şatafatlı törenlerle imzalanıyordu. Aslında yeni bir “Egemen Cumhuriyetler Topluluğu” içinde birleşme sağlıyordu. (Rusça “SSR” şeklindeki kısaltma, anlamlı olarak Sovyetler Birliği’nin SSSR’sini anımsatıyordu). Diğer anlaşma, Rusya, Kazakistan, Beyaz Rusya ve Kırgızistan arasında imzalanıyor, uzun vadede “Bütünleşmiş Devletler Topluluğu” yaratılmasını öngörüyordu. Her iki girişim de BDT’deki bütünleşme sürecinin yavaşlığından duyulan sabırsızlığı ve Rusya’nın bütünleşmeyi desteklemekteki kararlılığını gösteriyordu.
BDT’nin merkezi mekanizmalarının geliştirilmesinde yakın yurtdışına verilen önem nesnel ekonomik determinizme olan itimadın bazı unsurlarını güçlü dozda yayılmacı kararlılıkla birleştiriyordu. Fakat tüm bunlar halen sıkıntı veren “Rusya nedir, gerçek misyonu, haklı amacı nedir?” sorusuna mantıklı ve de jeopolitik bir cevap sağlamıyordu.
İşte, “yakın yurtdışı” odaklanmasıyla, giderek daha çekici bir doktrin olan Avrasyacılık tam da bu boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Daha çok kültürel, hatta mistik terminolojiyle tanımlanan bu yönlenmenin çıkış noktası coğrafi ve kültürel olarak Rusya’nın ne tam Avrupalı ne de tam Asyalı olduğu, bu nedenle kendine özgü farklı bir Avrasyalı kimliği olduğuydu. Bu kimlik, Rusya’nın Orta Avrupa’yla Pasifik Okyanusu arasındaki topraklardaki benzersiz kontrolünün, Moskova’nın dört yüzyıl süren doğuya doğru yayılmasıyla beslenen imparatorluğun mirasıdır. Bu yayılma Rusya’da Rus ve Avrupalı olmayan büyük bir nüfusu asimile etmiş, böylece, eşsiz bir Avrasyalı siyasi ve kültürel kişilik yaratmıştır.
Avrasyacılık Sovyet sonrası dönemin ürünü bir doktrin değildir. İlk olarak XIX. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Ancak Sovyet komünizmine alternatif olması ve Batı’nın iddia edilen çürümüşlüğüne tepki nedeniyle XX. yüzyılda daha da yayılmıştır. Özellikle Rus göçmenler bu doktrinin Sovyetleşmeye alternatif olduğu propagandasını etkin olarak yürüttüler. \ Komünizmin çöküşünün eski Büyük Rus İmparatorluğumun da dağılmasına yol açmaması için Sovyetler Birliği içindeki Rus olmayanların ulusal uyanışının herkesi kucaklayan uluslarüstü bir doktrine gereksinim duyduğunun farkındaydılar.
Daha 1920’lerin ortalarında bu tez, Avrasyacılıkın önde gelen temsilcisi Prens N. S. Trubetzkoy tarafından şöyle ortaya konuluyordu:
“Komünizm, aslında, Rus yaşamının ruhsal temellerini ve ulusal birliğini yok etmesi, gerçekte hem Avrupa hem de Amerika’yı yöneten materyalist referans yapının propagandasını yapmasıyla Avrupacılığın kılık değiştirmiş bir türüydü. Görevimiz.... Rusya, Avrupa uygarlığının çarpık bir yansıması olmaktan çıkınca.... tekrar kendisi, Cengiz Han’ın bilinçli mirasçısı ve büyük mirasının taşıyıcısı, Rusya-Avrasya olduğunda.... tamamen yeni bir kültürü, Avrupa kültürüne benzemeyen kendi kültürümüzü yaratmaktır.”
Bu görüş, karmaşık Sovyet sonrası ortamda hevesli bir dinleyici topluluğu buldu. Bir yandan komünizm Rus Ortodoksluğuna ve özel, mistik “Rus fikri”ne ihanet olduğundan kınanıyor, öte yandan Batıcılık reddediliyordu. Çünkü kültürel olarak yozlaşmış, Rus karşıtı olarak görülen Batı, özellikle Amerika, Rusya’nın tarihi ve coğrafik olarak temellendirilmiş Avrasya topraklarını tek başına konirol etme hakkını yadsıma eğilimindeydi.
Tarihçi, coğrafyacı ve etnograf olan Lev Gumilev’in sıkça alıntılanan yazılarında Avrasyacılığa akademik yorumlar getirilmiştir. Medieval Russia and the Great Steppe, The Rhythms of Eurasia ve The Geography of Ethnos in Historical Time isimli kitapları, Avrasya’nın Rus halkının belirgin “ethnos”unun doğal coğrafi ortamı olduğu savını güçlü bir dava haline getirir. Ruslar ve bozkırların Rus olmayan yerleşimcileri arasındaki tarihi ortak yaşam, benzersiz Avrasyalı kültürel ve ruhsal kimliğini yaratmıştır. Gumilev, Batı’ya uyum sağlamanın Rus halkının “ethnoslarının ve ruhlarının” kaybı olacağı uyarısında bulunmuştur.
Bu görüşler, daha ilkel biçimde de olsa, pek çok Rus milliyetçisi politikacı tarafından da tekrarlanmıştır. Örneğin Yeltsin’in eski başkan yardımcısı Aleksandr Rutskoi, “Ülkemizin jeopolitik durumuna bakıldığında, aşikârdır ki, Rusya Asya ve Avrupa arasındaki tek köprüyü temsil eder. Bu alanın hâkimi dünyanın da hâkimi olur” açıklamasını yapıyordu. Yeltsin’in 1996’daki komünist rakibi Gennadi Zyuganov, komünistliğine rağmen, Avrasyacılığın, Avrasya’nın geniş bozkırlarındaki Rus halkının özel manevi ve misyoner rolüne yaptığı mistik vurguyu benimsiyor, böylece Rusya’ya benzersiz bir kültürel görev ve özellikle küresel liderlik için avantajlı coğrafi temelin bağışlandığını ileri sürüyordu.
Avrasyacılığın daha ılımlı ve pragmatik yorumunu Kazakistan lideri Nursultan Nazarbayev geliştiriyordu. Ülkesinde Kazaklarla göçmen Rusların nüfusu hemen hemen eşitti. Nazarbayev Moskova’nın siyasi bütünleşme yönündeki baskılarını azaltacak bir formül arayışındaydı. Belirsiz ve sonuçsuz BDT’ye karşı bir seçenek olarak “Avrasya Birliğinin” propagandasını yaptı. Yorumu daha geleneksel Avrasyacılığın mistik içeriğinden yoksundu. Ruslara Avrasya’nın liderleri misyonunu da yüklemiyordu. Bütün bunlara rağmen -coğrafi olarak Sovyetler Birliği’nin kullandığına benzer terimlerle tanımlanan- Avrasya’nın, siyasi boyutu da olması gereken organik bir bütünden oluştuğu kavramından türetilmişti.
Bir dereceye kadar Rus jeopolitik düşüncesinde yakın yurtdışına en yüksek önceliği tanıma girişimine gerekçe olarak, imparatorluk sonrası Rusya ile yeni bağımsız devletler arasında güvenlik ve ekonomi alanlarında bir düzen ve uzlaşma ölçüsünün mutlaka gerekli olması gösteriliyordu. Ancak, ister (ekonomik nedenlerle) bilinçli, ister Rusya’nın kaybolan gücünü geri kazanmasının sonucu olsun -Rusya’nın özel Avrasya ya da Slavik misyonundan bahsetmeye gerek bile yok- eski imparatorluğun siyasi bütünleşmesinin bir şekilde hem arzu edilir hem de gerçekleşebilir olduğu şeklindeki süregelen anlayış bu görüşe gerçeküstü duygusu veriyordu. Bu açıdan, AB ile sıkça dile getirilen mukayesede de önemli bir farklılık ihmal edilmektedir. Almanya’nın nüfuzuna izin verilse bile, AB, tüm diğer üyeleri göreceli olarak GSMH, nüfus ya da toprak açısından gölgede bırakan tek bir güç tarafından belirlenmemektedir. AB, bağımsızlaşmış üyelerin, bütünleşmenin yeni bir bağımlılık için gizli bir şifre olduğundan derin kuşku duydukları ulusal bir imparatorluğun devamı da değildir. Öyle olsa bile, Almanya, daha önce belirtilen, Rusya’nın Eylül 1995 açıklamasındaki gibi, hedefinin AB’deki lider rolünü sağlamlaştırmak ve genişletmek olduğunu resmen ilan etseydi Avrupalı devletlerin tepkisinin ne olacağı kolaylıkla hayal edilebilir.
AB’yle mukayese bir başka açıdan da kusurludur. Açık ve görece gelişmiş Batı ekonomileri demokratik bütünleşme için hazırlardı. Batı Avrupalıların büyük çoğunluğu böyle bir bütünleşmede somut ekonomik ve siyasi faydalar görüyordu. Daha yoksul Batı Avrupa ülkeleri de büyük sübvansiyonlardan yararlanıyorlardı. Oysa yeni bağımsız devletler Rusya’yı siyasi olarak istikrarsız, halen baskıcı isteklerini sürdürür, ekonomik olarak da küresel ekonomiye katılımlarına ve fazlasıyla gerekli yabancı yatırıma ulaşmalarına engel görüyorlardı.
Moskova’nın bütünleşme fikrine muhalefet özellikle Ukrayna’da güçlüydü. Ukrayna liderleri, özellikle Ukrayna’nın bağımsızlığının yasallığı konusunda Rusya’nın kuşkulan ışığında, böyle bir bütünleşmenin sonunda ulusal egemenliğin kaybına yol açacağını çabucak kavradılar. Üstelik Rusya’nın yeni Ukrayna devletine duyarsız davranışı -Ukrayna’nın sınırlarını tanımadaki isteksizliği, Ukrayna’nın Kırım üzerindeki haklarını sorgulaması, Sivastopol limanını tek başına kontrol etme konusundaki ısrarı- yükselen Ukrayna milliyetçiliğine belirgin bir Rus karşıtı çerçeve oluşturuyordu. Bu nedenle, yeni devletin tarihindeki kritik oluşum aşamasında, Ukrayna ulusunun kendini tanımlaması geleneksel Polonya veya Romanya karşıtı yöneliminden sapıyor, daha bütünleşmiş bir BDT (Rusya ve Beyaz Rusya ile), özel bir Slavik topluluk ya da Avrasya Birliği için her türlü Rus önerisini Rus yayılmacı taktikleri olarak anlamlandırıp, bunlara muhalefet etmeye odaklanıyordu.
Ukrayna’nın bağımsızlığını korumadaki kararlılığı dış destekle de güçlendiriliyordu. Her ne kadar Batı, özellikle de Birleşik Devletler başlangıçta bağımsız Ukrayna devletinin jeopolitik önemini kavramayı ağırdan aldıysa da, 90’ların ortalarında hem Amerika hem de Almanya Kiev’in ayn kimliğine güçlü birer destek oldular. Temmuz 1996’da ABD savunma bakanı şu açıklamayı yaptı: “Avrupa’nın tümünün güvenliği ve istikrarı için Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olmasının önemi küçümsenemez.” Eylülde Alman şansölyesi -Başkan Yeltsin’e güçlü desteğine rağmen- daha da ileri giderek, “Ukrayna’nın Avrupa’daki sağlam yerine artık kimse karşı çıkamaz. Artık Ukrayna’nın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü kimse tartışamayacaktır” diyordu. Amerikan politika üreticileri de, Amerika-Ukrayna ilişkisini “stratejik bir ortaklık” olarak adlandırıyor, kasti biçimde Amerika-Rus ilişkisini tanımlamakta kullandıkları terimi kullanıyorlardı.
Daha önce de belirtildiği gibi, Ukrayna olmaksızın BDT ya da Avrasyacılık üzerine temellendirilmiş yayılmacı yeniden yapılanma varlığını sürdüremezdi. Ukraynasız yapılanma sonuçta daha “Asyalılaşmış” ve Avrupa’dan daha uzak Rusya demekti. Üstelik Avrasyacılık pek azı Moskova ile yeni bir birlikteliğe istekli olan, bağımsızlığını yeni kazanmış Orta Asyalılara da cazip gelmiyordu. Özbekistan, Ukrayna’nın BDT’nin uluslarüstü konuma yükseltilmesine itirazlarını destekliyor, BDT’nin gücünü arttırmasına yönelik Rus girişimlerine muhalefet ediyordu.
Moskova’nın niyetlerine karşı tetikte olan diğer BDT devletleri de Moskova’nın daha yakın siyasi ve askeri bütünleşme yönünde yaptığı baskılara direnişte, Ukrayna ve Özbekistan etrafında bir araya geldiler. Üstelik yeni devletlerin neredeyse tümünde ulusal bilinç duygusu derinleşiyordu. Bu bilinç Moskova’ya eskiden olan bağımlılığı sömürgecilik olduğu için reddediyor, bu yayılmacılığın kalıntılarını silmeye odaklanıyordu. Bu nedenle, etnik açıdan hassas olan Kazakistan bile/ diğer Orta Asya devletleri gibi, Kiril alfabesi yerine, Türkiye’nin uyarladığı Latin alfabesini kabul etti. 90’ların ortalarına gelindiğinde, Rusların BDT’yi siyasi bütünleşmeye giden araç olarak kullanma çabalarını engellemek için, Ukrayna tarafından sessiz sedasızca yönetilen, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve bazen de Kazakistan, Gürcistan ve Moldavya’dan oluşan gayri resmi bir blok ortaya çıkmıştı. Ukrayna’nın yalnızca sınırlı ve büyük ölçüde ekonomik bütünleşmedeki ısrarı “Slavik Birlik” kavramının gerçekleşebilir her türlü anlamını geçersiz kılıyordu. Bazı Slav yanlılarının propagandasını yaptıkları, Aleksandr Soljenitsin’in desteğiyle yayılan bu düşünce Ukrayna tarafından reddedildiğinde jeopolitik olarak anlamsızlaşıyordu. Beyaz Rusya’yı Rusya’yla bir başına bırakıyor, Rus nüfusun yaşadığı kuzey bölgeleriyle potansiyel olarak böyle bir birliğin parçası olabilecek Kazakistan’ın katılımının mümkün olduğunu ima ediyordu. Böyle bir seçenek, anlaşılabileceği gibi, Kazakistan’ın yeni yöneticilerine güven vermiyor, daha ziyade milliyetçiliklerindeki Rus karşıtı dürtüyü arttırıyordu. Beyaz Rusya için Ukraynasız Slav Birliği Rusya’yla birleşme anlamına geliyor, bu da milliyetçi kızgınlığın değişken duygularını tutuşturuyordu.
“Yakın yurtdışı” politikasına yönelik bu dış engeller, içerideki önemli bir baskı sayesinde daha da güç kazanıyordu; Rus halkının ruh durumu. Siyasi seçkinler sınıfının, Rusya’nın eski imparatorluk alanındaki özel misyonu hakkındaki süslü konuşmalarına ve siyasi ajitasyona rağmen, Rus halkı -kısmen artık aşikâr olan yorgunluktan, ancak aynı zamanda sağduyu ile- yayılmacı yeniden yapılanmaya yönelik hırslı programlara çok az coşku gösterdi. Açık sınırları, serbest ticareti, dolaşım özgürlüğünü ve Rus dili için özel statüyü yeğlediler. Ama siyasi bütünleşme, özellikle ekonomik külfet ya da kan dökülmesini gerektirecekse çok az coşku yarattı. Birlik’in dağılması üzüntü yarattı, yeniden yapılanması desteklendi. Ama Çeçenistan savaşında, halkın tepkisi, ekonomik amaçlı güç veya siyasi baskı uygulanmasının ötesine geçen her türlü politikanın halk desteğinden yoksun olacağını gösterdi.
Özetle, “yakın yurtdışı” önceliğinin nihai jeopolitik yetersizliği, siyasi olarak Rusya’nın iradesini dayatacak kadar güçlü ve ekonomik olarak da yeni devletleri baştan çıkaracak kadar çekici olmamasındaydı. Rus baskısı yalnızca Batı’yla, bazı durumlarda da Çin’le ve güneydeki önemli Müslüman ülkelerle daha fazla dış bağlantılar aramaya itti. Rusya, NATO’nun genişlemesine karşılık kendi askeri bloğunu oluşturma tehdidinde bulunduğunda, “Kiminle?” sorusuyla karşı karşıya kaldı. Rusya için bu sorudan daha fazla incitici olan, cevabın olsa olsa Beyaz Rusya ve Tacikistan olmasıydı.
Yeni devletler, potansiyel siyasi sonuçlarından korktukları için, Rusya’yla ekonomik bütünleşmeye, tamamen yasal ve gerektiği biçimlerde olsa bile, itimat etmeme eğilimindeydiler. Aynı zamanda Rusya’nın Avrasya misyonu ve Slav mistisizmi gibi fikirleri, sadece, Rusya’nın Avrupa’dan ve daha genel olarak da Batı’dan daha fazla uzaklaşmasına yol açtı. Bu suretle, Sovyet sonrası krizin devam etmesine yol açtı. Rus toplumunun ihtiyaç duyduğu -Kemal Atatürk’ün Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ertesinde yaptığı gibi- modernleşmeyi ve Batılılaşmayı geciktirdi. Böylece “yakın yurtdışı” Rusya için jeopolitik çözüm değil, jeopolitik yanılsama oluyordu.
Eğer Amerika’yla ortaklık ve “yakın yurtdışı” mümkün değilse, Rusya’nın diğer jeostratejik seçenekleri nelerdi? Gerçek değil, daha ziyade bir slogan olan “demokratik Rusya” için Amerika’yla istenen küresel eşitliği sağlamak adına Batı’ya yönelimin başarısızlığı demokratlar arasında pasifliğe yol açtı. Eski imparatorluğun “yeniden bütünleşmesinin” olsa olsa küçük bir ihtimal olduğunun isteksizce kabulü bazı Rus jeopolitikacıları Amerika’nın Avrasya’daki egemen konumuna yönelik bir tür karşı ittifak düşüncesini uygulamaya itti.
1996 başlarında Başkan Yeltsin Batı yönelimli Dışişleri Bakanı Kozyrev’in yerine, daha deneyimli, ancak eski Ortodoks komünist, uzun süreden beri ilgi odağı İran ve Çin olan uluslararası ilişkiler uzmanı Evgenniy Primakov’u atadı. Bazı Rus yorumcular Primakov’un yöneliminin, Amerika’nın Avrasya’daki üstünlüğünün azaltılmasından en çok çıkar sağlayacak üç güç etrafında oluşturulacak yeni bir “hegemonya karşıtı” bloğun oluşumunu atağa kaldıracağı spekülasyonunu ortaya attılar. Primakov’un başlangıçtaki bazı yolculukları ve açıklamaları bu izlenimi güçlendirdi. Üstelik silah ticaretinde mevcut Çin-İran bağlantısı, İran’ın nükleer enerjiye ulaşımını artırma çabalarında Rusya’nın işbirliği yapma eğilimi, daha yakın politik diyalog ve olası bir ittifak için mükemmel bir ortam sağlar gözüküyordu. Sonuç, en azından teorik olarak, dünyanın lider Slav gücünü, en militan Müslüman gücünü ve en kalabalık ve güçlü Asyalı gücünü bir araya getirecek güçlü bir koalisyon yaratabilirdi.
Bu tür bir karşı ittifak için zorunlu çıkış noktası, her iki devletin siyasi seçkinlerinin Amerika’nın tek küresel süper güç olarak ortaya çıkışından duydukları kızgınlığından yararlanan iki taraflı Çin-Rus bağlantısının yenilenmesini gerektiriyordu. 1996 başlarında Yeltsin Pekin’e giderek, küresel “hegemonyacı” eğilimleri açıkça kınayan bir anlaşma imzaladı. Bu suretle iki devletin Birleşik Devletler’e karşı birleşeceklerini ima ediyordu. Aralık ayında Çin Başbakanı Li Peng Yeltsin’e iade-i ziyarette bulundu. Her iki taraf da hem “tek bir güç tarafından belirlenen” uluslararası sisteme olan muhalefetlerini tekrarladı, hem de mevcut ittifakların güçlendirilmesi gerektiğini vurguladılar. Rus yorumcular bu gelişmeyi çok hoş karşıladılar. Bunu küresel güç ilişkilerinde olumlu bir kayma, Amerika’nın NATO’nun genişlemesine kefil oluşuna uygun bir karşılık olarak gördüler. Hatta bazıları Çin-Rus ittifakı Amerika’ya hak ettiği cezayı verecek diye sevinçli görünüyordu.
Ancak, Rusya’yı hem Çin hem de İran’la müttefik kılacak bir koalisyon Amerika Birleşik Devletleri’nin aynı anda Çin’i ve İran’ı karşısına alacak kadar basiretsiz olması halinde gerçekleşebilir. Muhakkaktır ki, bu ihtimal göz ardı edilemez. 1995-1996’da Amerika’nın tavrı, hem Tahran hem de Pekin ile düşmanca bir ilişki istiyor fikrine hemen hemen uyuyormuş gibi görünüyordu. Ancak ne İran ne de Çin hem istikrarsız hem de zayıf Rusya tarafında stratejik tavır almaya hazır değillerdi. Her ikisi de böyle bir koalisyonun, bir kez birkaç taktik söylemin ötesine gittiğinde, daha gelişmiş dünyaya, bu dünyanın yatırım kapasitesine ve gereksindikleri modem teknolojisine erişimlerini tehlikeye sokacağının farkındaydı. Rusya’nın hegemonya karşıtı koalisyona gerçekten değerli bir ortak olarak sunabileceği çok az şey vardı.
Aslında, ortak ideolojisi olmayan ve sadece “hegemonya karşıtı” duyguyla birleşmiş bu tür bir koalisyon, gerçekte Birinci Dünya’nın en gelişmiş ülkesine karşı Üçüncü Dünya’dan bir ittifak olurdu. Böyle bir ittifakın üyelerinden hiçbirisi fazla bir şey kazanamaz. Özellikle Çin, büyük yatırım akışını kaybetme riski taşır. Bu Rusya için de geçerlidir. Ciddi bir Rus jeopolitikacının belirttiği gibi, “Rus-Çin ittifakının hayaleti... Rusya’nın bir kez daha Batı teknoloji ve sermayesinden dışlanması olasılığını açıkça artıracaktır”. Sonuçta ittifak, sayıları iki ya da üç de olsa, tüm katılımcılarını uzun süreli yalıtılmışlığa ve paylaşacakları geriliğe mahkûm ederdi.
Üstelik Çin, Rusya’nın böyle bir “hegemonya karşıtı” koalisyon oluşturma yönündeki tüm çabalarında kıdemli ortak olurdu. Nüfusu daha kalabalık, daha sanayileşmiş, daha yenilikçi, daha dinamik ve Rusya’nın topraklarıyla ilgili bazı tasarıları bulunan Çin, Rusya’ya kaçınılmaz olarak küçük ortak konumunu verirdi. Rusya’nın geri kalmışlığından kurtulmasına yardım etmek için gerekenlere sahip değildi (ve muhtemelen böyle bir isteği de yoktu). Böylece Rusya genişleyen Avrupa ile genişleme çabalarındaki Çin arasında tampon olurdu.
Son olarak, bazı Rus dış ilişkiler uzmanları, NATO’nun gelecekteki gelişimi konusunda, iç anlaşmazlıklar da dâhil olmak üzere Avrupa’nın bütünleşmesinde bir aksama olduğu durumda, Avrupa’nın Amerika’yla Atlantik ötesi bağlantısına zarar verecek Rus-Alman ya da Rus-Fransız flörtü için taktiksel fırsatların umudunu beslediler. Bu yeni bir taktik değildi. Soğuk Savaş sırasında Moskova bazen Alman bazen Fransız kartını oynamayı denemişti. Yine de Moskova’nın jeopolitikacılarının bir kısmı için Avrupa’daki pat durumunun, Amerika’nın aleyhine kullanılabilecek taktiksel açılımlar yaratacağı hesapları akla uygundu.
Ancak bu suretle elde edebilecekleri, salt taktiksel seçeneklerden ötesi değildir. Ne Fransa’nın ne de Almanya’nın Amerika bağlantısından vazgeçmesi olasıdır. Özellikle Fransa’yla arada bir bazı sınırlı mevzularda geçici flörtleri olacağı düşünülebilir. Ama ittifakların jeopolitik olarak tersine dönüşünden önce, Avrupa ilişkilerinde büyük değişiklikler, Avrupa’nın birleşmesinde ve Atlantik ötesi bağlantıda bir kopuş olması gerekir. Öyle olsa bile, Avrupa devletlerinin, yönünü şaşırmış Rusya’yla tam kapsamlı jeopolitik ittifaka girme eğiliminde olmaları olası değildir.
Böylece son tahlilde, karşı ittifak seçeneklerinin hiçbirisi gerçekleşebilir değildir. Rusya’nın yeni jeopolitik ikilemlerine çözüm, ne karşı ittifakla ne Amerika’yla eşit stratejik ortaklık yanılsamasıyla ne de eski Sovyetler Birliği bölgesinde siyasi veya ekonomik olarak birleşmiş yeni yapı yaratma çabasıyla bulunabilir. Bunların tümü, Rusya’yı, gerçekte kendisine açık olan, tek seçenekten uzaklaştırmaktadır.
TEK SEÇENEK İKİLEMİ
Birçok Rus için tek seçenek ikileminin çözümü başlangıçta ve hatta sonrasında zor olabilir. Çok güçlü bir siyasi iradeyi, eylemi ve demokratik, ulusal, tam anlamıyla modem ve Avrupalı Rusya vizyonunu birleştirebilecek, bu seçimi yapmaya muktedir, henüz ortaya çıkmamış bir lideri gerektirecektir. Bu bir süre gerçekleşmeyebilir. Komünizm ve imparatorluk sonrası bunalımların üstesinden gelmek hem Orta Avrupa’nın komünizm sonrası dönüşümünün gerektirdiğinden daha fazla zaman gerektirecek hem de uzak görüşlü ve istikrarlı bir siyasi liderliğe ihtiyaç duyacaktır. Rusya’nın Atatürk’ü şimdilik ortaya çıkmamıştır. Yine de Ruslar, Rusya’nın ulusal açıdan yeniden tanımlanmasının teslimiyet değil özgürleşme olduğunu sonunda kabul edeceklerdir.
Ruslar Yeltsin’in 1990’da Kiev’de Rusya için yayılmacı olmayan bir gelecek hakkında söylediklerinin kesinlikle doğru olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklardır. Yine de yayılmacı olmayan Rusya da, dünyanın rakipsiz en büyük kara birimi olan Avrasya’yı kaplayan büyük bir güç olacaktır.
Her durumda, “Rusya nedir ve Rusya nerededir?” sorularının yeniden tanımı olasılıkla aşama aşama olacak, bilge ve değişmez Batı duruşunu gerektirecektir. Amerika ve Avrupa yardım etmek zorunda kalacaktır. Rusya’ya hem NATO’yla özel bir anlaşma ya da beyanname vermeleri, hem de Rusya’yla, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (AGİÖ)’nün gevşek yapısının çok ötesinde kıtalar ötesi güvenlik ve işbirliği sisteminin biçimlendirilmesinin araştırma sürecini başlatmaları gerekmektedir. Eğer Rusya kendi iç demokratik kurumlarını güçlendirir, serbest piyasa temelindeki ekonomik kalkınmasında somut ilerleme sağlarsa NATO’ya ve AB’ye geçmişten daha yakın olması engellenmemelidir.
Aynı zamanda Batı için özellikle de Amerika için, Rusya’nın tek seçenek ikilemini kalıcılaştıran politikaları izlemek aynı derecede önemlidir. Yeni Sovyet sonrası devletlerin siyasi ve ekonomik istikrarı, Rusya’nın kendini tanımlamasını gerektiren önemli bir etmendir. Bu nedenle yeni Sovyet sonrası devletlere, eski Sovyet İmparatorluğu topraklarında jeopolitik çoğulculuk için destek, Rusya’yı net Avrupa seçeneğini uygulamaya iten politikanın bir parçası olmalıdır. Bu devletlerin üçü jeopolitik açıdan özellikle önemlidir: Azerbaycan, Özbekistan ve Ukrayna.
Bağımsız Azerbaycan, Batı’nın, enerji bakımından zengin Hazar Denizi havzasına ve Orta Asya’ya girişine hizmet edebilir. Bunun tersine, bağımlı Azerbaycan, Orta Asya’nın dış dünyaya kapanması, böylece de siyasi bakımdan Rusya’nın yeniden bütünleşme için yaptığı baskılara savunmasız kalması demektir. Orta Asya devletlerinin ulusal olarak en canlı ve en kalabalık nüfuslu devleti olan Özbekistan, Rusya’nın bölgeyi bir şekilde yeniden denetlemesine en büyük bir engeldir. Bağımsızlığı diğer Orta Asya devletlerinin ayakta kalmaları için hayatidir. Rus baskılarından en az etkilenen devlet de Özbekistan’dır.
Ancak, en önemli devlet Ukrayna’dır. AB ve NATO genişlerken, Ukrayna sonunda her iki örgüte de üye olup olmamayı seçme konumunda olacaktır. Muhtemelen, bağımsız konumunu güçlendirmek için, ortak sınırları olduğunda ve iç dönüşümü üyelik için yeterli hale geldiğinde, hem AB’ye hem NATO’ya üye olmak isteyecektir. Elbette bu belli bir süreç içerisinde olacaktır. Buna rağmen, -bir yandan Kiev’le ekonomik ve güvenlik bağlarını güçlendirirken- Batı’nın 2005-2015 yıllarını Ukrayna’nın katılım sürecinin başlatılmasında makul bir zaman aralığı olarak göstermesi için çok erken değildir. Böylece Ukraynalıların, Avrupa’nın genişlemesinin Ukrayna-Polonya sınırında duracağından korkma olasılığı da azaltılmış olur.
Protestolarına karşın Rusya’nın NATO’nun 1999’da bazı Orta Avrupa devletlerini içine alarak genişlemesine ses çıkarmaması olasıdır. Çünkü komünizmin yıkılışından bu yana Rusya ile Orta Avrupa ülkeleri arasındaki kültürel ve toplumsal uçurum çok genişlemiştir. Buna karşılık Rusya’nın Ukrayna’nın NATO’ya girişini kabul etmesi zor olacaktır. Çünkü bu Ukrayna’nın kaderinin artık organik olarak Rusya’nınkine bağlı olmadığını kabul etmek olacaktır. Eğer Ukrayna bağımsız bir devlet olarak ayakta kalacaksa Avrasya yerine Orta Avrupa’nın parçası olmak zorundadır. Eğer Orta Avrupa’nın parçası olacaksa o zaman Orta Avrupa’nın NATO ve Avrupa Birliği’yle olan bağlarına tümüyle katılmak zorundadır. Rusya’nın bu bağlan kabulü Rusya’nın kendisinin de gerçekten Avrupa’nın parçası olma kararını tanımlayacaktır. Rusya’nın reddi, münzevi “Avrasyalı” kimlik ve mevcudiyet için Avrupa’nın reddi demek olacaktır.
Akılda tutulması gereken temel nokta Rusya’nın, Ukrayna Avrupa’da olmadan Avrupa’da olamayacağıdır. Ancak Ukrayna, Rusya Avrupa’da olmadan da Avrupa’da olabilir. Bu noktadan hareketle Rusya Avrupalı olmaya karar verirse, Ukrayna’nın genişleyen Avrupa yapısına dâhil edilmesinin Rusya’nın çıkarına olduğu sonucu çıkarılabilir. Aslında Ukrayna’nın Avrupa’yla ilişkisi Rusya için dönüm noktası olabilir. Ama bu aynı zamanda Rusya’nın Avrupa’yla ilişkisini tanımlayan anın bir süre daha ertelenmesi anlamına da gelir. Ukrayna’nın Avrupa lehine karar vermesi, Rusya’nın kendi tarihinin geleceğine karar vermesi anlamında tanımlayıcıdır. Ya Avrupa’nın parçası olacak ya da ne gerçekten Avrupalı ne de Asyalı bir Avrasyalı olup, “yakın yurtdışı” çatışmalarının çamuruna batacaktır.
Ümit edilen, genişleyen Avrupa ile Rusya arasındaki ilişkilerin karşılıklı biçimsel bağlardan daha organik ve bağlayıcı ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkilerine kaymasıdır. Bu anlamda, gelecek yüzyılın ilk yirmi yılında, Rusya giderek Ukrayna’yı içeren, Urallara ve hatta ötesine uzanan Avrupa’nın bütünleşmiş bir parçası olabilir. Rusya’nın Avrupa ve Atlantik ötesi yapılarla işbirliği, hatta bu yapılara bir şekilde üye olması, Avrupa bağlantısını çaresizce isteyen üç Kafkas ülkesinin Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın dâhil edilmesinin yolunu açacaktır.
Bu sürecin ne kadar hızlı işleyeceği kestirilemez. Ancak bir şey kesindir. Rusya’yı bu yönde hareketlendirecek, diğer arzularının önünü kesecek jeopolitik bağlam bulunduğunda bu süreç hızlanacaktır.' Rusya Avrupa’ya doğru ne kadar hızla hareket ederse Avrasya’nın kara deliği, modernleşen ve demokratikleşen toplum tarafından o kadar erken doldurulacaktır. Gerçekten Rusya için tek seçenek ikilemi artık jeopolitik seçim yapma sorunu değil, yaşamda kalmanın zorunluluklarıyla yüzleşmedir.
AVRASYA BALKANLARI
Avrupa’da “Balkanlar” kelimesi etnik çatışmalar ve bölgesel büyük güç rekabetini çağrıştırır. Avrasya’nın da kendi “Balkanları” vardır. Ama Avrasya’nın Balkanları çok daha geniştir, çok daha büyük bir nüfusa sahiptir ve hatta dini ve etnik kimlik açısından çok daha çeşitlidir. Güneydoğu Avrupa, Orta Asya ve Güney Asya’nın bir kısmı, Basra Körfezi ve Ortadoğu’yu kapsar.
Bilinen Balkanlar, Avrupa üstünlüğünü ele geçirme mücadelesinde potansiyel jeopolitik ödülü temsil eder. Avrasya Balkanlarının konumu jeopolitik olarak da önemlidir. Bir ayağı Avrasya’nın en zengin ve en çok sanayileşmiş batı ucunda bir ayağı doğu ucunda olduğundan, ister istemez oluşmakta olan ulaşım ağının üstünde durmaktadır. Üstelik güvenlik ve tarihi hırslar açısından en yakın ve en güçlü üç komşusu, Rusya, Türkiye ve İran için de önemlidir. Çin’in de bölgeye olan siyasi ilgisi gittikçe artmaktadır. Ama Avrasya Balkanlarının ekonomik potansiyel olarak bütün bunlardan daha da önemli bir yeri vardır. Bu bölgede, önemli metaller ve altının yanı sıra çok büyük doğalgaz ve petrol rezervleri bulunmaktadır.
Önümüzdeki yirmi otuz yıl içerisinde dünyanın enerji tüketimi çok büyük ölçüde artacaktır. ABD Enerji Dairesi’nin tahminlerine göre 1993 ile 2015 yılları arasında dünya enerji talebi %50’den daha fazla artacaktır. Tüketimdeki bu artış en belirgin olarak Uzakdoğu’da olacaktır. Asya’nın ekonomik gelişiminin momentumu şimdiden yeni enerji kaynaklarının araştırılması ve işlenmesi yönünde büyük bir baskı yaratmıştır. Orta Asya bölgesi ve Hazar Denizi havzası, Kuveyt, Meksika Körfezi veya Kuzey Denizi’ndekileri kat kat gölgede bırakan büyüklükte doğalgaz ve petrol rezervlerine sahiptir.
Bu kaynaklara ulaşmak ve sundukları zenginliği paylaşmak ulusal hırsları, tüzel çıkarları harekete geçirir, tarihi iddiaların ateşini yeniden yakar, yayılmacı duyguları canlandırır ve uluslararası rekabeti tutuşturur. Bölgede hem güç boşluğu hem de istikrarsızlık olması, durumu daha da belirsiz kılar. Bölgedeki ülkelerin her birinin iç sorunları vardır, her birinin komşularının üzerinde hak iddia ettiği ya da etnik karışıklıkların bulunduğu sınırları vardır. Pek azı ulusal olarak tek kimliklidir. Bazıları hâlihazırda toprak talepleriyle ilgili olarak veya etnik ve dini çatışmalar yüzünden karışıktır.
ETNİK KAZAN
Avrasya Balkanları yukarıdaki tanıma bir şekilde uyan dokuz ülkeyi içerir. İki ülke de potansiyel adaydır. Bu tanıma uyan dokuz ülkenin sekizi Kazakistan, . Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’dır. Bu ülkelerin hepsi daha önce Sovyetler Birliği içindedir. Dokuzuncu ülke Afganistan’dır. Listeye eklenebilecek potansiyel adaylar Türkiye ve İran’dır. Her ikisi de siyasi ve ekonomik olarak hareketlidir. Her ikisi de Avrasya Balkanları’nda bölgesel nüfuz için mücadele etmektedir. Bu nedenle her ikisi de bölgedeki önemli jeostratejik oyunculardandır. İçlerinden biri ya da her ikisi de istikrarını kaybederse, bölgenin iç sorunları çözümsüz hale gelir. Rusya’nın bölgedeki egemenliğini engelleme çabaları boşa gider.
Kafkasya’daki üç devletin, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ın gerçek anlamda tarihi milletler olduğu söylenebilir. Bunun sonucu olarak, milliyetçilikleri yaygın ve yoğundur. Huzurlarını bozan temel olarak dış kaynaklı anlaşmazlıklardır. Bu devletlerin tersine Orta Asya’nın beş yeni devletinin milli yapı oluşturma açısından bu durumda olmadığı söylenebilir. Kabile ve etnik kimlikleri hâlâ kuvvetlidir. Bu, iç anlaşmazlıkları en önemli sorun haline getirmektedir. Bu devletler hangi durumda olurlarsa olsunlar, zayıflıkları, daha güçlü ve yayılmacı zihniyete sahip komşularını istismara şevk eder.
Avrasya Balkanları etnik bir mozaiktir (önceki sayfalarda yer alan harita ve tabloya bakınız). Devletlerin sınırları 20’ler ve 30’larda, Sovyet cumhuriyetleri resmi olarak kurulurken Sovyet haritacıların arzusuna göre çizilmiştir. (Hiçbir zaman Sovyetler Birliği’ne dâhil olmamış Afganistan bir istisnadır.) Sınırları genel olarak etnik ilkelerle çizilmiştir. Ama Kremlin’in, Rus İmparatorluğunun güney bölgesini içten bölüp boyun eğdirme çıkarını da yansıtırlar.
Bu yüzden, Moskova (çoğu daha milliyetçi nedenlerle harekete geçmemişken) Orta Asya milliyetçilerinin farklı Orta Asya insanlarını “Türkistan” diye adlandırılacak tek bir politik birimde birleştirme önerilerini reddetmiştir. Moskova bunun yerine çok parçalı, farklı yeni isimleri olan beş farklı cumhuriyet yaratmayı tercih etmiştir. Tahminen benzeri hesaplarla, Kremlin bir Kafkas federasyonu planını da bir kenara bırakmıştır. Bu nedenle, Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından, Kafkasya’daki üç devletin de, Orta Asya’daki beş devletin de yeni bağımsız durumlarına ya da gerekli bölgesel işbirliğine hazırlıklı olmamaları şaşırtıcı değildir.
Kafkasya’da, 4 milyondan az nüfusu olan Ermenistan ve nüfusu 8 milyondan az olan Azerbaycan, Azerbaycan sınırları içinde yoğun Ermeni nüfusu barındıran Nahçıvan-Karabağ nedeniyle açık bir savaşa yuvarlandılar. Çatışma büyük bir etnik temizlik başlattı. Sınırın her iki tarafından yüz binlerce mülteci aktı ve sınır dışı edilenler diğer tarafa kaçtı. Ermenistan’ın Hıristiyan, Azerbaycan’ın Müslüman olduğu göz önüne alınırsa, savaşın dini çatışmaları da içeren bir tarafı vardı. Ekonomik olarak yıkıcı olan savaş her iki ülkenin de tam ve sürekli bir bağımsızlık kazanmasını zorlaştırdı. Ermenistan kendisine önemli bir askeri yardım sağlayan Rusya’ya dayanırken, Azerbaycan’ın yeni kazanılmış bağımsızlığı ve iç istikrarı Nahçıvan-Karabağ’ın kaybıyla gölgelendi.
Azerbaycan’ın savunmasızlığının daha geniş bölgesel anlamlan vardır. Çünkü ülke, konumu itibariyle jeopolitik bir eksendir. Azerbaycan, Hazar Denizi havzası ve Orta Asya’nın zenginliklerini barındıran şişenin denetimini sağladığı için çök önemli olan mantar olarak tanımlanabilir.
Bağımsız, Türkçe konuşan, etnik olarak bağlı olduğu, politik destekçisi Türkiye’den boru hattı geçen Azerbaycan, Rusya’nın bölgeye girişi tekelinde tutmasına izin vermeyecektir. Böylece Rusya’yı, yeni Orta Asya devletlerinin politikaları üzerinde varlığı kesin olan siyasi manevralarından da mahrum bırakacaktır. Ancak Azerbaycan kuzeyden Rusya’nın kuvvetli baskısına ve güneyden İran’ın baskılarına karşı savunmasızdır. İran’da Azerbaycan topraklarındakinin iki katı Azeri bulunmaktadır. Bazı tahminlere göre bu sayı yirmi milyona ulaşmaktadır. Bu gerçek, İran’ın içindeki Azerilerin bölünme potansiyelinden korkmasına, her iki millet de Müslüman olmasına rağmen Azerbaycan’ın bağımsız durumuna şüpheyle yaklaşmasına sebep olmaktadır. Sonuç olarak, Azerbaycan Batı ile ilişkilerini kısıtlamaya çalışan Rusya’nın ve İran’ın baskılarına bir arada maruz kalmaktadır.
Etnik olarak homojen Azerbaycan veya Ermenistan’ın tersine, Gürcistan’ın 6 milyonluk nüfusunun %30’unu azınlıklar oluşturmaktadır. Üstelik örgütlenmede ve kimliklerinde kabileci olan bu küçük topluluklar, Gürcistan egemenliğine karşı çok tepkilidirler. Bu nedenle Ossetianlar ve Abazalar, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Gürcistan’dan ayrılmak için Gürcistan’ın iç çekişmelerinden faydalandılar. Rusya, (başlangıçta Gürcistan’ın tümüyle ayrılmak istediği) BDT içinde kalsın diye yaptığı baskılara Gürcistan boyun eğsin ve Türkleri bölgeden uzak tutmak için topraklarında Rus askeri üslerinin bulunmasını kabul etsin diye kendini geri çekti.
Orta Asya’da istikrarsızlıkta iç etmenler daha belirleyiciydi. Kültürel olarak ve lisanlarıyla, yeni bağımsızlığını kazanan beş devletten dördü Türk dünyasındandı. Tacikistan kültürel olarak ve lisanıyla Farisi’ydi. Sovyetler Birliği’nin dışında kalan Afganistan’sa Pathan, Tacik, Puştu ve Farisi etnik mozaiğinden oluşuyordu. Bu altı ülkenin hepsi Müslüman’dı. Geçen yıllar içerisinde pek çoğu Pers, Türk ve Rus İmparatorluklarının etkisi altında kalmıştı. Ama bu deneyim, paylaşılan bölgesel çıkar ruhunun oluşumuna yardımcı olmadı. Tam tersine, farklı etnik bileşenleri, iç ve dış çatışmalara açık hale gelmelerine yol açtı. Bu da giderek daha güçlü komşularını tecavüze şevk etti.
Bağımsızlığını yeni kazanmış beş Orta Asya devletinden en önemlileri Kazakistan ve Özbekistan’dır. Bölgesel olarak, Kazakistan kalkandır. Özbekistan bölgedeki farklı pek çok ulusal uyanışın temel direğidir. Kazakistan’ın coğrafik büyüklüğü ve konumu, diğer ülkeleri Rusya’nın fiziksel baskısından korur. Çünkü sadece Kazakistan’ın Rusya ile sınırları vardır. Ancak 18 milyonluk nüfusunun %35’i Rus’tur. (Bölgedeki Rus nüfusu sürekli olarak azalmaktadır.) Üstelik Ruslar haricinde, nüfusunun %20’si Kazak olmayanlardan oluşmaktadır. Bu olgu, kendileri de milliyetçi olan, ama nüfusun sadece %50’sini temsil eden yeni Kazak yöneticileri için, etnik ve lisan temelleri üzerine hedefler koymayı zorlaştırmaktadır.
Bu yeni devlette ikamet eden Ruslar, doğal olarak, yeni Kazak liderlere kızgındırlar. Daha önceden yönetici sömürgeci sınıf olduklarından ve böylece daha iyi eğitim ve mevkiler elde ettiklerinden, ayrıcalıklarını kaybetmekten korkmaktadırlar. Dahası, yeni Kazak milliyetçiliğine, gizleseler de, kültürel olarak küçümseyerek bakma eğilimindedirler. Kazakistan’ın kuzeybatısı ve kuzeydoğusu yoğun olarak Rus kolonistleri barındırır. Eğer Kazak-Rus ilişkileri ciddi olarak bozulursa, Kazakistan bölgesel ayrılma ile yüz yüze kalacaktır. Aynı zamanda, yüz binlerce Kazak, sınırın diğer tarafında ve Kazakların Orta Asya liderliğinde temel rakipleri olarak gördükleri Özbekistan’ın kuzeydoğusunda ikamet etmektedir.
Aslında Özbekistan Orta Asya’daki bölgesel liderlik için en önemli adaydır. Her ne kadar Kazakistan kadar büyük ve doğal kaynaklara sahip değilse de, daha yoğun bir nüfusu vardır (yaklaşık olarak 25 milyon). Daha önemlisi, nüfusu Kazakistan’a göre daha homojendir. Yerli nüfusun doğum oranlarının daha yüksek olduğu ve eskiden egemen olan Rusların giderek ülkeyi terk ettiği göz önüne alındığında, kısa zamanda nüfusunun %75’i Özbek olacaktır. Çoğunluğu başkent Taşkent’te yaşayan ufak bir Rus azınlık barındıracaktır.
Üstelik ülkenin siyasi seçkinleri yeni devleti, başkenti din, astronomi ve sanat çalışmalarının merkezi olarak ünlenmiş Semerkant olan, ortaçağdaki bir imparatorluktan, Tamerlane İmparatorluğu’nun (1336-1404) soyundan gelmiş olarak tanımlamaktadır. Bu bağ Özbekistan’a, komşularından daha derin bir tarihi süreklilik ve dinsel misyon sunmaktadır. Aslında bazı Özbek liderleri Özbekistan’ı, başkenti muhtemelen Taşkent olan tek Orta Asya mevcudiyetinin çekirdeği olarak görmektedir. Özbekistan’ın siyasi seçkinleri ve gittikçe halkı, modem ulus-devleti oluşturma düşünü diğer Orta Asya devletlerinden daha fazla paylaşmaktadırlar ve iç zorluklara rağmen, sömürge durumuna dönmemeye kararlıdırlar.
Bu durum Özbekistan’ı, post-etnik modem milliyetçiliğin gelişiminde lider yapmakta ve komşuları için tedirginlik yaratır hale getirmektedir. Özbek liderler milli yapının inşasında adım adım ilerlerken ve daha fazla bölgesel yeterliliğin savunuculuğunu üstlenirken bile, ülkenin milliyetçi açıdan diğerlerinden daha homojen olması ve daha yoğun milli bilinci bulunması Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve hatta Kazakistan yöneticilerinde bölgesel Özbek liderliğinin bölgesel Özbek egemenliğine dönüşeceği korkusunu yaratmaktadır. Bu endişe, yeni devletler arasında -Rusya tarafından hiçbir zaman desteklenmeyen- bölgesel işbirliğini engellemekte ve bölgenin savunmasızlığını devam ettirmektedir.
Ancak, diğerleri gibi, Özbekistan da etnik gerilimden tamamen kurtulmuş değildir. Özbekistan’ın güneyinin bir kısmında, özellikle tarihi ve kültürel olarak önemli Semerkant ve Buhara’nın çevresinde belirgin olan bir Tacik nüfus vardır. Bu nüfus Moskova tarafından çizilmiş sınırlara kızgındır. Batı Tacikistan’da Özbek mevcudiyeti işleri daha da karıştırmaktadır. Kazakistan’daki Özbekler ve de Tacikler, ekonomik açıdan önemli olan Fergana Vadisi’nde bulunmaktadır. (Bu bölgede son yıllarda kanlı etnik şiddet patlamıştır.) Kuzey Afganistan’daki Özbeklerin mevcudiyetinden söz etmeye gerek bile yoktur.
Rus sömürge yönetiminden ortaya çıkan diğer üç Orta Asya devletinden, yani Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’dan sadece Türkmenistan etnik olarak uyumludur. 4.5 milyonluk nüfusunun %75’i Türkmen’dir. Özbekler ve Rusların her biri nüfusun %10’undan daha azını kapsamaktadır. Türkmenistan’ın korunaklı coğrafik konumu, Rusya’dan nispeten uzak durmasını sağlar. Ülkenin geleceğinde Özbekistan ve İran jeopolitik olarak çok daha önemlidir. Bölgedeki boru hattı harekete geçtikten sonra, Türkmenistan’ın gerçekten çok büyük olan doğalgaz rezervleri ülke halkına zengin bir gelecek öngörmektedir.
Kırgızistan’ın 5 milyonluk nüfusu çok daha fazla çeşitlilik içerir. Kırgızlar nüfusun %55’ini, Özbekler %13’ünü oluştururlar. Ruslar önceleri %20’den fazlasını oluşturmaktayken, son zamanlarda %15’in biraz üzerindedirler. Bağımsızlıktan önce Ruslar genel olarak teknik-mühendislik entelijansını oluşturmaktaydı. Ülkeyi terk etmeleri ülke ekonomisine zarar verdi. Her ne kadar zengin mineral yatakları ve ülkeyi Orta Asya’nın İsviçre’si diye nitelendirecek doğal güzelliği (ve böylece potansiyel olarak yeni turistik bölge) olsa da, Kırgızistan’ın Çin ve Kazakistan arasında sıkışmış olan jeopolitik konumu Kazakistan’ın bağımsızlığının devam etmesinden bağımlı kılmaktadır.
Tacikistan etnik olarak bir şekilde homojendir. Var olan 6,5 milyon nüfusun üçte ikisinden biraz azı Tacik’tir, %25’i (Taciklerin düşman olarak gördükleri) Özbeklerden oluşur. Kalan Ruslar sadece %3 kadardır. Ancak, diğer yerlerde olduğu gibi, egemen etnik topluluk bile keskin biçimde -ve hatta şiddetle- kabilelere bölünmüştür. Modem milliyetçilik genelde sadece şehirli siyasi seçkinlerle sınırlıdır. Sonuç olarak, bağımsızlık sadece iç çatışmaları doğurmakla kalmamıştır. Rusya için ordusunu konuşlandırmak için uygun bir mazeret de sunmuştur. Etnik durum, sınırın ötesinde, Kuzeydoğu Afganistan’da çok fazla Tacik’in bulunmasıyla daha da karışmaktadır. Aslında, Afganistan’da da Tacikistan’daki gibi farklı etnik Tacikler yaşamaktadır. Bu da bölgesel istikrarın altını oyan başka bir etmendir.
Afganistan’ın hâlihazırdaki karmaşası da, her ne kadar ülke daha önce Sovyet cumhuriyetlerinden biri olmadıysa da Sovyet mirasıdır. Sovyet istilasıyla parçalanan ve istilaya direnen, uzayıp giden gerilla savaşının ardından Afganistan sadece ismen ulus-devlettir. 22 milyonluk halk etnik kamplara bölünmüştür. Puştular, Tacikler ve Hazar Türkleri arasındaki bölünme gittikçe keskinleşmekte ve artmaktadır. Aynı zamanda Rus istilacılara karşı cihat, dini, ülkenin siyasi hayatının baskın boyutu haline getirmiş, keskinleşen politik farklılıklara dogmatik tutkuyu aşılamıştır. Bu nedenlerle, Afganistan hem Orta Asya’nın etnik kazanının hem de Avrasya Balkanlarının siyasi parçası olarak görülmelidir.
Her ne kadar eskiden Sovyet cumhuriyetler olan devletlerin hepsi ve Afganistan çoğunlukla Müslüman nüfusa sahipse de, -genelde Sovyet döneminin ürünü olan- siyasi seçkinleri laik bakış açısına sahiptir ve devletler resmi olarak sekülerdir. Ancak nüfusları ilkel geleneksel kabileci kimlikten daha modern milli farkındalığa kaydıkça yoğun İslami bilinçle dolmaları muhtemeldir. Aslında, - dışarıdan hem İran hem de Suudi Arabistan tarafından desteklenen- Rusya’yla yeniden birleşmek ve kâfirin denetimine girmek konusunda direnmeye kararlı, gittikçe yayılan yeni milliyetçiliği harekete geçiren itici gücün İslami direniş olması muhtemeldir.
Aslında İslamlaşma sürecinin Rusya’da kalan Müslümanlara da bulaşması olasıdır. Sayıları 20 milyonu bulmaktadır. Bu sayı bağımsız Asya devletlerinde yaşamaya devam eden gerçek Rusların (yaklaşık 9.5 milyon) sayısının iki katıdır. Yani Rus Müslümanlar Rus nüfusunun %13’ünü oluşturmaktadır. Farklı dini ve politik kimlik haklarını talep etmek konusunda harekete geçmeleri neredeyse kaçınılmazdır. Bu hak talepleri tam bağımsızlık konusu biçimine dönüşmese de, Çeçenistan’da olduğu gibi, geçmişteki yayılmacılığı ve yeni devletlerdeki Rus azınlık göz önüne alındığında, Rusya’nın Orta Asya’da karşı karşıya olduğu ikilemlerin üstüne bir de bunu ekleyecektir.
Avrasya Balkanları’ndaki istikrarsızlığı gittikçe ağırlaştıran ve durumu potansiyel olarak daha patlayıcı hale getiren etken ise, imparatorluk geçmişi olan, bölgede kültürel, dinsel ve ekonomik çıkarları olan komşu iki ulus-devletin, Türkiye ve İran’ın jeopolitik yönelim açısından değişken ve içte potansiyel olarak hassas olmalarıdır. Bu iki devlet istikrarsızlaştığında, denetimden çıkan etnik ve toprak anlaşmazlığı kökenli çatışmalar ve bölgedeki hassas güç dengelerinin hâlihazırda bozuk olduğu hesaba katılırsa, tüm bölgenin yoğun karmaşaya sürüklenmesi oldukça mümkündür. Bu yüzden Türkiye ve İran sadece önemli jeostratejik oyuncular değildir. Aynı zamanda birer jeopolitik eksendirler. İç durumları bölgenin kaderi için hayati önem arz etmektedir. Her ikisi de güçlü bölgesel tutkuları ve tarihi değerlilik duygusuna sahip olan orta seviye güçlerdir. Ancak her iki devletin de gelecekteki jeopolitik yönelimleri ve hatta ulusal birliği belirsizdir.
İmparatorluk sonrası bir devlet olan Türkiye halen kimliğini tanımlama sürecindedir. Üç ayrı yöne çekilmektedir. Modernistler bir Avrupa devleti olduğunu görmek istemektedirler ve bu nedenle batıya bakmaktadırlar. İslamcılar Ortadoğu’ya ve Müslüman bir topluma yönelmektedir, yani güneye doğru bakmaktadırlar. Tarihi bakışa sahip milliyetçiler Hazar Denizi havzasındaki ve Orta Asya’daki Türki insanlara bakarak, bölgesel olarak hâkim Türkiye için yeni bir misyon görmekte, yani doğuya bakmaktadırlar. Bunların her biri stratejik olarak farklı eksene sahiptir. Aralarındaki uyuşmazlık Kemalist devrimden bu yana Türkiye’nin bölgedeki rolüne dair belirsizliği ortaya çıkarmıştır.
Üstelik Türkiye’nin kendisi de bölgedeki etnik çatışmaların en azından kısmi kurbanı olabilir. (Çerkez, Arnavut, Boşnak, Bulgar ve Arap ihtiva etmesine rağmen) 65 milyonluk nüfusunun büyük çoğunluğu Türklerden oluşsa da, %20’si ve belki de daha fazlası Kürt’tür. Ülkenin doğu bölgesinde yoğun olan Türkiye Kürtleri, Irak ve İran Kürtlerince ulusal bağımsızlık mücadelesine sürüklenmişlerdir. Türkiye’nin genel yönelimine dair herhangi bir iç gerilim, şüphesizdir ki Kürtleri ayrı ulusal statü için daha şiddetle baskı yapmaya cesaretlendirecektir.
İran’ın gelecekteki yönelimi daha da sorunludur. 70’lerin sonlarında zafer kazanan köktendinci Şii devrimi, “Thermidorion” evresine giriyor olabilir. Bu da İran’ın jeostratejik rolündeki belirsizliği arttırmaktadır. Bir açıdan, ateist Sovyet Birliği’nin çöküşü İran’ın yeni bağımsızlaşmış komşularının dine dönüşüne kapı açmıştır. Başka bir açıdan İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne olan düşmanlığı, Azerbaycan’ın yeni kazandığı bağımsızlığın kendi içinde yarattığı endişelerle desteklenerek, Tahran’ı en azından taktiksel olarak Moskova’yı öncellemeye meylettirmiştir.
Bu endişe İran’ın etnik gerilime hassaslığından kaynaklanmaktadır. Ülkenin (neredeyse Türkiye’ninkiyle özdeş sayıda) 65 milyonluk halkının sadece yarısından biraz fazlası Farisi’dir. Kabaca dörtte biri Azeri, kalanları ise Belucistanlı, Türkmen, Arap ve diğer kabilelerdendir. Kürtler ve Azeriler dışında, özellikle Farisiler arasındaki yoğun milliyetçilik, hatta yayılmacı bilinç göz önüne alındığında, hâlihazırda mevcut olan diğerleri İran’ın ulusal birliğini tehdit edecek durumda değildir. Ama bu durum, özellikle İran politikasında yeni bir siyasi bunalım olursa, oldukça çabuk değişebilir.
Bunun yanı sıra, artık pek çok yeni “istan”ın var olduğu ve hatta 1 milyon Çeçen’in politik isteklerini talep etmeyi başardıkları olgusu İran’da hem Kürtler hem de diğer azınlıklar üzerinde bulaşıcı bir etki yapacaktır. Eğer Azerbaycan istikrarlı bir siyasi ve ekonomik gelişme sağlarsa, İran Azerileri daha büyük Azerbaycan düşüncesini gittikçe daha çok benimseyeceklerdir. Bu nedenle, Tahran’daki siyasi istikrarsızlık ve bölünme, İran eyaletlerinin birliğinin bozulmasına, böylece Avrasya Balkanları’nın alanını genişletip, bu bölgede var olan tehlikeleri artırmasına neden olabilir.
ÇOK DEĞİŞKENLİ REKABET
Bugün Avrasya Balkanları’nda süren mücadele de üç komşu güç arasındadır: Rusya, Türkiye, İran. Çin de ileride bunların arasına katılabilir. Bu mücadelede olan, ama uzakta duran Ukrayna, Pakistan, Hindistan ve mesafeli Amerika da göz önüne alınmalıdır. Üç temel ve doğrudan olayların içinde yer alan rakip sadece jeopolitik ve ekonomik çıkar beklentileriyle değil, güçlü tarihsel güdülerle de hareket etmektedirler. Her biri bir zamanlar siyasi ya da kültürel olarak bölgede egemen güç olmuşlardır. Her biri diğerine kuşkuyla bakmaktadır. Her ne kadar aralarında savaş olası değilse de, rekabetlerinin giderek artan olumsuz etkisi bölgesel kaosa neden olabilir.
Rusların tarafında, Türklere olan düşmanlık takıntı sınırındadır. Rus medyası Türkleri bölgenin kontrolünü ele geçirmeye kararlı (Çeçenistan’la ilgili doğruluk payı içermekle birlikte), Rusya’daki bölgesel direnişlerin kışkırtıcısı ve Türkiye’nin gerçek kapasitesiyle orantısız bir şekilde Rusya’nın tüm güvenliğini tehdit eder biçimde anlatmaktadır. Türkler kendilerini uzun zamandır Rus baskısı altında olan kardeşlerinin özgürleşmesinde sorumlu görmekte ve kendilerine bu rolü biçmektedirler. Türkler ve Farisiler bölgede tarihi rakiplerdir. Bu rekabet son zamanlarda yeniden canlanmıştır. Çünkü Türkiye İran’ın İslami toplum kavramına modem ve sektiler alternatif imajını yansıtmaktadır.
Her ne kadar her üçü de etki edebildikleri bir alan arayışında olsalar da, Moskova’nın hırsları çok daha geniş bir alanı istemektedir. Çünkü emperyalist hatıraları diğerlerine göre halen canlıdır, bölgede milyonlarca Rus vardır ve Kremlin Rusya’yı yeniden küresel bir güç konumuna getirmek istemektedir. Moskova’nın dışişleri demeçlerinden, Eski Sovyetler Birliği’nin tüm alanını, siyasi, hatta ekonomik dış etkilerden uzak tutulması gereken, Kremlin’in özel jeopolitik ilgi alanı olarak gördükleri açıkça anlaşılmaktadır.
UZAKDOĞU ÇAPASI
Çin’in ortaya çıkışı güneydoğudaki komşularının Çin’in meselelerine daha fazla ilgi göstermelerine sebep olmuştur. 1996’nın başlarında (Çin’in bazı tehdit edici askeri manevralar, tatbikatlar yaptığı, Tayvan’a denizden ve havadan girişi yasakladığı, ABD Donanması’nın gösteri niteliğinde bölgeye sevkine sebep olan) Tayvan bunalımı sırasında, Tayland dışişleri bakanı alelacele böyle bir yasağın normal olduğunu açıklamıştır. Endonezya dışişleri başkanı ise bunun tamamen Çin’e ait bir konu olduğunu bildirmiştir. Filipinler ve Malezya da bu konuda tarafsız kalacaklarını açıklamışlardır.
Son zamanlarda bölgede güç dengelerinin olmayışı, birbirlerine karşı sakınımlı olan Avustralya ve Endonezya’yı daha fazla askeri işbirliğini başlatmaya itmiştir. Her iki ülke de Çin’in bölgedeki askeri üstünlüğünün uzun vadeli sonuçlarından ve Amerika’nın güvenlik garantörü olarak bölgedeki gücünden duydukları kaygıları gizlememiştir. Bu endişe Singapur’u da bu devletlerle daha yakın güvenlik ilişkileri arayışına itmiştir. Aslında, bölgede, stratejistler arasında en temel soru, cevap verilemeyen “Dünyanın en kalabalık nüfuslu ve giderek daha fazla silahlanan bölgesinde barış, yüz bin Amerikan askeriyle nasıl sağlanabilir ve her durumda ne kadar süre kalmaları olasıdır?” sorusudur.
Doğu Asya’nın artan milliyetçilik, nüfus, refah, beklentiler ve güç arzularının bu değişken tablosunda tektonik kaymalar olmaktadır:
· Özel beklentileri ne olursa olsun, Çin yükselen ve potansiyel egemen güçtür.
· Amerika'nın güvenlik rolü giderek Japonya'yla işbirliğine bağımlı olmaktadır.
· Japonya daha tanımlanmış ve özerk siyasi rol aramaktadır.
· Rusya’nın rolü büyük ölçüde azalmıştır. Eskiden Rus egemenliğinde olan Orta Asya, uluslararası rekabetin nesnesi olmuştur.
· Kore’nin bölünmesi savunulabilir olmaktan çıkmaktadır. Bu durum, Kore’nin gelecekteki yönelimini önemli komşuları açısından daha fazla jeostratejik ilgi merkezi yapmaktadır.
Bu tektonik kaymalar bu bölümün başlangıcında anlatılan iki ana konunun önemini arttırmaktadır.
ÇİN: KÜRESEL DEĞİL, BÖLGESEL
Çin içindeki gerilimler de, bölgesel avantajların engellenmeyen istismarı ile artan ekonomik büyümenin yarattığı kaçınılmaz eşitsizlik sonucu artabilir. Çin’in etkileyici ekonomik büyümesinden şu ana kadar temel olarak faydalanan yerler yabancı yatırımların ve denizaşırı ticaretin daha kolay ulaşabildiği güney ve doğu kıyıları ve büyük şehir merkezleridir. Ülke içindeki kırsal alanlar ve bazı uzak bölgeler ise, bunların tersine, geride kalmıştır (kırsal alanda 100 milyondan fazla işsiz bulunmaktadır).
Bölgesel ayrımların sonucunda ortaya çıkan kızgınlık sosyal eşitsizliğe duyulan öfke ile etkileşime geçebilir. Çin’in hızlı büyümesi gelir dağılımının bozulmasını arttırmaktadır. Bir noktada, ya hükümet bu tür farkları sınırlandırmak istediği için ya da tabandan gelen sosyal öfke nedeniyle, bölgesel ayrımlar ve gelir dağılımı bozukluğu ülkenin siyasi istikrarını etkileyebilir.
Çin’in önümüzdeki yirmi beş yıl içerisinde dünya ilişkilerinde belirleyici bir güç olacağı öngörüsüne temkinli şüphecilik için ikinci neden, aslında Çin politikasının geleceğidir. Çin’in dünyanın geri kalanına karşı toplumsal açıklığı da dâhil olmak üzere, devletçi olmayan ekonomik dönüşümünün dinamik niteliği uzun vadede kapalı ve bürokratik katı komünist diktatörlükle uyumlu olamaz. Bu diktatörlüğün iddia edilen komünizmi giderek ideolojik bağlılıktan çok, bürokratik çıkar aracı olmuştur. Çin siyasi seçkinleri kontrollü, katı, disiplinli ve tekelci, hoşgörüsüz, gücünü meşrulaştırmış hiyerarşiye törensel olarak sadakatlerini ilan etseler de, bu dogmayı artık uygulamamaktadır. Bir noktada, Çin politikası Çin ekonomisinin toplumsal zorunluluklarına uyum sağlamaya başlamazsa, hayatın bu iki boyutu kafa kafaya çarpışacaktır.
Bu nedenle Çin 1474’te verdiği kararı tekrar verip, günümüzde Kuzey Kore’nin yaptığı gibi kendisini dünyadan izole etmezse demokratikleşmekten sonsuza kadar kaçınılamaz. Bunu yapmak için, Amerika’da okuyan yetmiş binden fazla öğrencisini geri çağırmalı, yabancı işadamlarını sınır dışı etmeli, bilgisayarlarını kapatmalı, milyonlarca Çinlinin evinden uydu antenlerini sökmelidir. Bu “Kültürel Devrim”e benzer bir çılgınlık olurdu. Belki kısa bir süre, güç için ülke içi bir mücadele bağlamında, iktidardaki giderek zayıflayan Komünist Parti’nin bir kanadı Kuzey Kore’yi taklit etmeye girişebilir. Ancak bu kısa bir serüvenden fazlası olamaz. Ekonomik durgunluk yaratır ve ardından siyasi patlamaya yol açar.
Her durumda, kendilerini izole etme kararları Çin’in küresel güç olma emellerinin ve hatta bölgesel güç olmasının sonu demektir. Üstelik ülkenin dünyaya açılmaktan kazancı çok büyüktür. Bu dünya, 1474’ün tersine, dışlanamayacak kadar geçirgen bir dünyadır. Bu nedenle Çin’in dünyaya açılımının uygulanabilir, ekonomik olarak üretken ve siyasi olarak ayakta kalabilecek bir alternatifi yoktur.
Bütün bunlar nedeniyle, demokratikleşme Çin’in peşini bırakmayacaktır. Ne demokratikleşmeden ne de insan hakları konusundan uzun süre kaçınılabilir. Böylece Çin’in gelecekteki ilerlemesi ve büyük bir güç olması büyük ölçüde Çinli yönetici seçkinlerin iktidarın iki sorununu, yani bugünkü yöneticilerin daha genç bir nesille yer değiştirmesi ve ülkenin ekonomik ve siyasi sistemleri arasında artan gerilimle baş etmeleri sorunlarını ne kadar maharetle çözeceklerine bağlıdır.
JAPONYA: BÖLGESEL DEĞİL, ULUSLARARASI
Çin iç savaşının 1949’da sona ermesinden bu yana, Amerika’nın Uzakdoğu’daki politikası Japonya üzerinde temellenmiştir. Başlangıçta sadece işgalci Amerikan ordusu için bir yer olan Japonya, o günden bu yana Amerika’nın Asya-Pasifik bölgesindeki siyasi-askeri mevcudiyeti için zemin ve Amerika için çok önemli bir müttefik, aynı zamanda da güvenliğini koruduğu bir ülke olmuştur. Ancak, Çin’in ortaya çıkışı değişen bölgesel bağlamda yakın Amerikan-Japon işbirliğinin sürüp sürmeyeceğini ve ne noktaya kadar süreceği sorularını ortaya çıkarmaktadır. Japonya’nın Çin karşıtı bir ittifaktaki rolü açıktır. Ama Amerika’nın bölgedeki üstünlüğünü azaltsa bile Çin’in yükselişiyle bir şekilde uyuşma sağlanırsa Japonya’nın rolü ne olacaktır?
Çin gibi Japonya da derinlere kök salmış, eşsizlik ve özel statü düşüncesi olan bir ulus-devlettir. Dar görüşlü tarihi ve hatta imparatorluk mitolojisi, çok çalışkan ve disiplinli Japon halkını, kendilerini farklı ve üstün bir yaşam tarzının bahşedildiği bir halk olarak görmelerine sebep olmuştur. Bu yaşam tarzını önce mükemmel bir biçimde kendilerini yalıtarak savunmuş, sonra da XIX. yüzyılda dünya kendisini dayattığında Avrupalı imparatorlukları taklit ederek benzeri bir imparatorluğu Asya anakarasında kurmaya çabalamışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nın felaketi Japon halkını tek boyutlu ekonomik kalkınma hedefine odaklamıştır. Ama bu da onları ülkelerinin daha büyük misyonuna dair bir belirsizlik içinde bırakmıştır.
Amerika’nın güncel egemen Çin korkuları yakın sayılabilecek bir zamana dek süren Amerika’daki Japonya paranoyasını anımsatmaktadır. Japonofobi şimdi Çinofobiye dönüşmüştür. Sadece on yıl kadar önce, Japonya’nın kaçınılmaz olarak yakın zamanda dünyanın “süper devleti” olacağı -Amerika’yı tahtından edip (hatta onu satın alıp) bir tür “Pax Nipponica”yı dayatacağı- öngörüleri Amerikan yorumcuları ve siyasetçileri arasında gerçek bir işgüzarlıktı. Ama sadece Amerikalılar arasında böyle değildi. Japonlar da çabucak hırslı taklitçiler oldular. Japonya’da bir dizi çok satan kitap Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’yle yüksek teknoloji rekabetinde üstün geleceği tezini ve Japonya küresel bir bilgi imparatorluğunun merkezi olmaya ilerlerken, Amerika’nın tarihi yorgunluk ve toplumsal şımarıklık yüzünden gerilemeye kaydığı görüşünü işlediler.
Bu yüzeysel analizler, Japonya’nın geçmişte ve bugün zayıf noktaları olan bir ülke olduğunu gözlerden gizledi. Japonya, küresel istikrar bir yana, kaynakların ve ticaretin düzenli küresel akışındaki en ufak kesintilere karşı bile hassastır. Toplumsal, siyasi ve nüfusla ilgili iç zayıflıkları olduğu su yüzüne çıkmıştır. Japonya aynı zamanda zengin ve dinamik bir ülkedir, ekonomik olarak güçlüdür. Ancak bölgesel olarak yalıtılmış ve (Japonya’nın son derece bağımlı olduğu) küresel istikrarın baş koruyucusu ve Japonya’nın baş ekonomik rakibi olan güçlü bir müttefike güvenlik açısından bağımlılığı nedeniyle siyasi açıdan sınırlandırılmıştır.
Japonya’nın hâlihazırdaki konumunun -hem küresel olarak tanınmış ekonomik güç, hem de Amerikan gücünün jeopolitik bir uzantısı olması- II. Dünya Savaşı’nın deneyiminin sarsıntısını geçirmemiş ve bundan utanç duymayan yeni Japon kuşaklarınca kabul edilmesi olası değildir. Hem tarih, hem de özsaygı ile ilgili nedenlerden dolayı Japonya, Çin’den daha düşük düzeyde de olsa, küresel statükosundan tamamen tatmin olmayan bir ülkedir. Bir açıdan haklı nedenlerle, resmi olarak bir dünya gücü olarak kabul edilmeyi hak ettiğini hissetmektedir. Ama aynı zamanda Amerika’ya bölgesel olarak yararlı (ve Asyalı komşuları için güvence niteliğindeki) güvenlik bağımlılığın bu tanınmayı engellediğini de bilmektedir.
Üstelik Çin’in Asya anakarasındaki büyüyen gücü, nüfuzunun yakında Japonya için ekonomik önem taşıyan denizcilik bölgelerine yayılma olasılığı, Japonya’nın jeopolitik geleceğiyle ilgili belirsizlik duygusunu yoğunlaştırmaktadır. Japonya’da bir yandan da Çin’le güçlü kültürel ve duygusal özdeşleşme, gizli bir ortak Asya kimliği duygusu mevcuttur. Bazı Japonlar, güçlü Çin’in ortaya çıkışının, Amerika’nın bölgesel üstünlüğünü azaltarak Japonya’nın Birleşik Devletler için önemini artırmak gibi yararlı bir etki yapacağını da hissedebilirler. Öte yandan birçok Japon için Çin geleneksel bir rakiptir. Çin eski düşman ve bölgenin istikrarına potansiyel bir tehdittir. Bu, bazı milliyetçi Japonların Japonya’nın siyasi ve askeri bağımsızlığına getirilmiş can sıkıcı sınırlamalara öfkesini arttırsa da, Amerika’yla güvenlik bağını her zamankinden daha da fazla önemli hale getirmektedir.
Japonya’nın Avrasya’nın Uzakdoğusu’ndaki ve Almanya’nın Avrasya’nın Uzakbatısı’ndaki konumu arasında yüzeysel bir benzerlik vardır. Her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel baş müttefikidir. Gerçekten de Avrupa ve Asya’daki Amerikan gücü, doğrudan bu iki ülkeyle yakın ittifaklardan kaynaklanmaktadır. Her ikisi de saygın askeri kurumlara sahiptirler. Ama her ikisi de bu açıdan bağımsız değillerdir. Almanya NATO’yla askeri bütünleşmeyle sınırlanmıştır. Japonya ise (Amerikan tasarımı da olsa) kendi anayasası ve ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması’yla sınırlanmıştır. Her ikisi de ticari ve mali açıdan olağanüstü güce sahiptir, bölgesel olarak belirleyicidir ve küresel ölçekte de üstündür. Her ikisi de yarı küresel güçler olarak sınıflandırılabilir ve kendilerine BM Güvenlik Konseyi’nde kalıcı yer verilerek resmen tanınma taleplerinin devamlı reddedilmesi nedeniyle huzursuzdurlar.
Ancak her birinin jeopolitik koşulları arasındaki farklar potansiyel olarak önemli sonuçlara gebedir. Almanya’nın NATO’yla mevcut ilişkisi ülkeyi esas Avrupalı müttefiklerle eşit konuma koymaktadır. Kuzey Atlantik Anlaşması altında Almanya ile Amerika Birleşik Devletleri’nin karşılıklı savunma yükümlülükleri vardır. ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması Amerika’nın Japonya’yı savunma yükümlülüklerini kayda bağlamaktadır, Ancak biçimsel dahi olsa Amerika’nın savunması için Japon ordusunun kullanılmasını öngörmemektedir. Anlaşma pratikte koruyucu bir ilişkiyi düzenlemektedir.
SONUÇ
Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrasya satranç tahtasındaki birincil jeostratejik oyuncuları nasıl yönlendirdiği ve birbiriyle uzlaştırdığı, Avrasya’nın önemli jeopolitik eksenlerini nasıl idare ettiği, küresel üstünlüğünün süresi ve istikrarı için hayati önemde olacaktır. Fransa ve Almanya, Avrupa’daki ana oyuncular olmaya devam edecektir. Amerika’nın temel hedefi, Avrasya’nın batı çevresindeki demokratik direnek noktasının sağlamlaştırılması ve genişletilmesi olmalıdır. Avrasya’nın Uzakdoğu’sunda Çin muhtemelen giderek önem kazanacaktır. Amerika, Amerika-Çin jeostratejik uzlaşmasını başarıyla geliştiremediği sürece, Asya anakarasında siyasi anlamda ayağını basacak sağlam yeri olmayacaktır. Genişleyen Avrupa ve bölgede yükselen Çin arasında kalan alanda bulunan Avrasya’nın merkezi, en azından Rusya emperyalizm sonrası kendini tanımlamasıyla ilgili iç mücadelesini çözene dek, jeopolitik kara delik olarak kalacaktır. Öte yandan Rusya’nın güneyindeki bölgeyi kapsayan Avrasya Balkanları etnik çatışma ve büyük güç rekabetinin kaynama kazanı olmaya aday bir tehdit unsurudur.
Bu bağlamda, bir süre daha, en azından bir nesil daha, hiçbir gücün Amerika’nın dünyanın birinci gücü olma konumuyla tek başına rekabet etmesi olası değildir. Hiçbir ulus- devletin, gücün, toplamda küresel siyasi etkiyi üreten dört boyutunda (askeri, ekonomik, teknolojik ve kültürel) Amerika’ya denk olması olası değildir. Amerika’nın kasıtlı ya da isteğiyle vazgeçmesinin dışında, küresel liderliğinin görünür gelecekteki tek gerçek alternatifi uluslararası anarşidir. Bu açıdan, Başkan Clinton’un dediği gibi, Amerika’nın dünyanın “vazgeçilmez ulusu” olduğunu iddia etmek doğrudur.
AVRASYA İÇİN JEOSTRATEJİ
Gerekli politika için çıkış noktası, halen dünya meselelerinin jeopolitik durumunu belirleyen öngörülmemiş üç koşulun kararlı ve değişmez kabulü olmalıdır: Tarihte ilk kez (1) tek bir devlet gerçek küresel güçtür, (2) Avrasyalı olmayan bir devlet küresel önderdir, (3) yerkürenin merkezi arenası Avrasya’ya Avrasyalı olmayan bir güç egemendir.
Ancak Avrasya için kapsamlı ve bütünleşmiş jeostrateji, Amerika’nın etkin gücünün sınırları olduğunun ve çapının zaman içindeki kaçınılmaz aşınmasının kabulünde temellenmelidir. Daha önce belirtildiği gibi, Avrasya’nın genişliği ve çeşitliliği ve de Avrasya’daki bazı devletlerin potansiyel gücü, Amerikan etkisinin derinliğini ve olayların gelişimini kontrol etmesini sınırlamaktadır. Bu durumda, jeostratejik kavrayış ve Amerikan kaynaklarının dev Avrasya satranç tahtasında dikkatli ve seçici bir şekilde yerleştirilmesi artı puan olmaktadır. Amerika’nın öngörülmeyen gücü zamanla azalacağı, Amerika’nın küresel üstünlüğünü tehdit etmeye başlayacağı için bölgesel güçlerin yükselişini yönlendirmeye öncelik verilmelidir.
Rusya’nın, yayılmacılık yerine Avrupa seçeneği yönünde yapacağı açık bir seçim, Amerika, Rusya stratejisindeki ikinci zorunlu yolu sürdürürse daha olası hale gelecektir Bu yol Sovyetler sonrası boşluktaki egemen jeopolitik çoğulculuğu güçlendirmektir. Böyle bir güçlendirme her türlü yayılmacı girişimi yıldırmaya yarayacaktır. Emperyalizm sonrası Avrupa’ya yönelmiş Rusya’nın, gerçekte Amerika’nın bu çabalarını, bölgesel istikrarın sağlamlaştırılmasına ve yeni, potansiyel olarak istikrarsız güney sınırları boyunca çatışma olasılığının azaltılmasına faydalı nitelikte görmesi gerekir. Fakat jeopolitik çoğulculuğun sağlamlaştırılması politikası Rusya’yla iyi bir ilişkinin varlığı koşuluna bağlanmamalıdır. Ancak bu, iyi bir ilişkinin gelişememesi durumunda, gerçekten tehditkâr Rus yayılmacı politikasının yeniden ortaya çıkışına sınırlamalar getirmesi niteliğiyle önemli bir garantidir.
Bunlardan, daha geniş Avrasya stratejinin tamamlayıcı bir parçasının, yeni bağımsız devletlere verilen politik ve ekonomik destek olduğu sonucu çıkar. Kendisini Orta Avrupalı olarak yeniden tanımlayan ve Orta Avrupa’yla daha yakın bütünleşme ilişkilerine giren egemen Ukrayna’nın güçlendirilmesi, bu politikanın can alıcı bir parçasıdır. Orta Asya’yı (Rusya’nın engellemelerine karşın) küresel ekonomiye açma yönündeki daha genel çabalara ek olarak, Azerbaycan ve Özbekistan gibi stratejik eksen niteliğindeki devletlerle daha yakın ilişkilerin desteklenmesi de kritik öneme sahiptir.
Ulaşımı gittikçe kolaylaşan Hazar-Orta Asya bölgesine büyük ölçekli uluslararası yatırım yeni ülkelerin bağımsızlıklarını sağlamlaştıracaktır. Bundan, uzun vadede, imparatorluk sonrası demokratik Rusya da faydalanacaktır. Bölgenin enerji ve maden kaynaklarını ortaya çıkarmak zenginlik yaratacak, daha büyük istikrar ve güvenlik duygusuna yol açacak ve belki de Balkanlar tipi çatışma riskini azaltacaktır. Dış yatırımla fon desteği verilen hızlandırılmış bölgesel kalkınmanın yararları, ekonomik açıdan gelişmemişlik eğilimindeki komşu Rus eyaletlerine de yansıyacaktır. Dahası, bölgenin yeni yönetici seçkinleri Rusya’nın, bölgenin dünya ekonomisiyle bütünleşmesini kabul ettiğini anladıklarında, Rusya’yla yakın ekonomik ilişkilerin doğuracağı politik sonuçlardan daha az korkacaklardır. Zaman içinde yayılmacı olmayan Rusya, artık imparatorluk olmasa da, bölgenin önder ekonomik ortağı olarak kabul görebilir.
Amerika, istikrarlı ve bağımsız güney Kafkasya ile Orta Asya’yı desteklemek için, Türkiye’yi uzaklaştırmamak için dikkatli olmalıdır. Amerika-İran ilişkilerinde düzelmenin mümkün olup olmadığını araştırmalıdır. Türkiye, katılmak istediği Avrupa’dan dışlandığını hissederse daha İslamcı olacak, daha büyük olasılıkla inadına NATO’nun genişlemesini veto edecek ve laik Orta Asya’yı dünya ile bütünleştirmekte ve istikrarını sağlamakta Batı’yla daha az işbirliği yapacaktır.
Bu nedenle, Amerika, Türkiye’nin eninde sonunda AB’ye kabulünü desteklemek için Avrupa’daki etkisini kullanmalı, eğer Türkiye’nin iç politikaları İslami yönde keskin bir dönüş yapmazsa, Türkiye’ye Avrupalı bir devlet gibi davranmaya özen göstermelidir. Ankara’yla Hazar Denizi havzası ve Orta Asya’nın geleceğiyle ilgili düzenli görüşmeler Türkiye’de Amerika Birleşik Devletleri’yle stratejik ortaklık duygusunu besleyecektir. Ayrıca Amerika Türkiye’nin, Azerbaycan’da, Bakü’den başlayıp Akdeniz kıyısında Ceyhan’a uzanan boru hattının Hazar Denizi havzası enerji kaynaklarının ana çıkışı olarak hizmet etmesi yönündeki isteklerini de güçlü biçimde desteklemelidir.
İlaveten, Amerika-İran düşmanlığını sürdürmek Amerika’nın çıkarına değildir. Her türlü barışma, halen çok değişken olan bölgenin istikrara kavuşturulmasındaki karşılıklı stratejik çıkarın kabulü temelinde olmalıdır. İtiraf etmek gerekirse, her iki taraf da böylesi bir barışın peşinde olmalıdır. Bu, birinin diğerine bahşettiği bir iyilik değildir. Güçlü, hatta dinsel olarak motive olmuş, fakat fanatik Batı karşıtı olmayan İran ABD’nin çıkarınadır. Sonuçta İran’ın siyasi seçkinleri de bu gerçeği kavrayabilir. Bu esnada, ABD, özellikle yeni boru hatlarının inşasında, daha yakın Türkiye-İran ekonomik işbirliğine ve İran, Azerbaycan, Türkmenistan arasındaki diğer hatların inşasına itirazlarından vazgeçerse, Amerika’nın Avrasya’daki uzun vadeli çıkarlarına daha faydalı olacaktır. Böylesi projelerin finansmanında uzun vadeli Amerikan katılımı da gerçekte Amerika’nın çıkarına olacaktır.
SON KÜRESEL SÜPERGÜCÜN SONRASI
Uluslararası çatışmalarda ve terörist eylemlerde şimdiye kadar kitle imha silahlarının kullanılmamış olması da kayda değerdir. Bu özdenetimin ne kadar süreceği, karakteri gereği önceden kestirilemez, ancak -nükleer ya da biyolojik silahların kullanımı yoluyla- kitlesel imha araçlarının yalnızca devletler için değil, fakat organize gruplar için de giderek ulaşılabilir hale gelmesi, bunların kullanılma olasılığını da kaçınılmaz olarak artırmaktadır.
Kısacası, dünyanın birinci gücü olarak Amerika dar bir tarihi fırsat seçenekleri ile karşı karşıyadır. Halen mevcut olan görece küresel barış kısa ömürlü olabilir. Bu olasılık, dünyada, bilinçli olarak uluslararası jeopolitik istikrarın güçlendirilmesine odaklanmış ve Batı’da tarihi iyimserlik duygusunu canlandırmaya muktedir Amerikan vaadine duyulan acil gereksinimin altını çizmektedir. Bu iyimserlik, aynı anda içte toplumsal ve dışta jeopolitik karşı çıkışlarla baş edebileceği ispatlanmış kapasiteyi de gerektirir.
Ancak Batı iyimserliğinin yeniden ateşlenmesi ve Batı’nın değerlerinin evrenselliği, tek başına Amerika ve Avrupa’ya bağlı değildir. Japonya ve Hindistan, insan hakları ve demokratik deneyimin temel olması kavramlarının, hem çok gelişmiş hem de gelişmekte olan Asya ortamlarında da geçerli olabildiğini göstermektedir. Japonya ve Hindistan’ın süregelen demokratik başarısı da bu nedenle, yerkürenin gelecekteki siyasi biçimlenmesinde daha güvenli bir perspektifin desteklenmesi için büyük önem taşımaktadır. Gerçekten hem Japonya ve Hindistan’ın hem de Güney Kore ile Tayvan’ın deneyimleri, Çin’in devam etmekte olan ekonomik başarısının ve daha büyük uluslararası katılımla yaratılacak değişim için dışarıdan gelen baskıyla birleşerek, Çin’deki sistemi adım adım demokratikleşmeyi götürebileceği fikrini vermektedir.
Bu meydan okumaları karşılamak Amerika’nın hem yükü hem de onun benzersiz olmayan sorumluluğudur. Amerikan demokrasisin gerçekliği bir veri olarak alındığında, etkili bir tepki, istikrarlı jeopolitik işbirliğinin genişleyen çerçevesini şekillendirmede Amerikan gücünün süregelen önemi hakkında kamuoyu anlayışı oluşturmayı gerektirecektir. Bu işbirliği ise aynı anda küresel anarşiyi önlerken yeni bir gücün meydan okumasının ortaya çıkışını başarıyla ertelemelidir. Bu iki hedef, anarşiyi önlemek ve rakip bir gücün ortaya çıkışını zayıflatmak, Amerika’nın küresel vazifesinin uzun vadeli tanımından, yani küresel jeopolitik işbirliğinin kalıcı çerçevesinin oluşturulmasından ayrılamaz.
Ne yazık ki bugüne kadar, Soğuk Savaş’ın bitiminin ertesinde Amerika Birleşik Devletleri için önemli ve dünya çapında yeni bir amacı dile getirme çabaları tek boyutlu olmuştur. Bunlar insanlığın koşullarını düzeltme gereksinimiyle, dünya olaylarında Amerikan gücünün önemini koruma zorunluluğunu birleştirmekte başarısız kalmışlardır. Son zamanlarda bu tür çeşitli çabalar gösterilmiştir. Clinton yönetiminin ilk iki yılı sırasında atak çok yönlülüğün savunuculuğu, çağdaş gücün temel gerçekliklerini yeterince hesaba katmamıştır. Daha sonraları, Amerika’nın küresel demokratik genişleme üzerine odaklanması kavramına yapılan başka bir vurgulama, küresel istikrarın elde tutulmasının ya da hatta Çin’le olduğu gibi yararlı (fakat maalesef “demokratik” olmayan) güç ilişkilerinin geliştirilmesinin, Amerika için süregelen önemini yeterince hesaba katmamıştır.
ABD’nin temel önceliğinde, gelirin küresel dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesine yoğunlaşmak, Rusya’yla özel olgun stratejik ortaklığın oluşturulması veya silahlanmanın sınırlandırılması gibi daha dar odaklı çağrılar daha da az tatmin edici olmuştur. Amerika’nın çevreyi koruma üzerine yoğunlaşması ya da daha dar biçimde, yerel savaşlarla mücadele etmesi gerektiği şeklindeki diğer seçenekler de küresel gücün temel gerçekliklerini görmezden gelme eğilimindeydi. Sonuç olarak, yukarıda sözü edilen biçimlendirmelerden hiçbirisi, Amerikan hegemonyasının planlanması ve buna paralel olarak uluslararası anarşinin etkili biçimde önlenmesi için asgari küresel istikrarın yaratılması gerekliliğini tam olarak ele almadılar.
Kısacası, ABD’nin politik hedefi mazeretsiz biçimde iki yönlü olmalıdır: Amerika’nın egemen pozisyonunu en azından bir kuşak daha ve tercih edileceği üzere daha da uzun sürdürmek ve sosyal-siyasi değişimin kaçınılmaz şok ve gerilimlerini emecek jeopolitik çerçeve yaratırken, bir yandan da, barışçıl küresel yönetimin ortak sorumluluğunun jeopolitik çekirdeğine doğru evrimleşmek. Amerika’nın teşvik ettiği ve hakemliğini yaptığı, temel önemdeki Avrasyalı ortaklarla aşamalı olarak genişleyen işbirliğinin uzatılmış dönemi, mevcut ve giderek çağdışı kalan BM yapılarının iyileştirilme şartlarının desteklenmesine de yardım edebilir. O zaman sorumluluk ve ayrıcalıkların yeni dağılımı, küresel gücün 1945’tekinden çok farklı olan değişmiş gerçekliklerini hesaba katabilir.
Bu çabalar, bileşenler olarak daha geleneksel ulus-devlet sisteminin dışında büyüyen yeni küresel bağlantılar ağından yararlanmak gibi ek tarihi avantaja sahip olacaktır. Çokuluslu şirketler, HDÖ’ler (çoğunun uluslar aşırı karaktere sahip olduğu Hükümet Dışı Örgütler) ve bilimsel topluluklar tarafından örülen ve İnternet tarafından desteklenen bu ağ şimdiden, doğası gereği, daha kurumsallaşmış ve kapsamlı küresel işbirliğine uyumlu gayri resmi küresel sistem yaratmaktadır.
Gelecekteki yirmi otuz yıl içinde jeopolitik gerçeklikler temeline dayanarak işleyen küresel işbirliği yapısı bu şekilde ortaya çıkabilir. Kademeli olarak, dünya istikrarı ve barışı için şimdilik üstlenilen sorumluluk yükünü taşımaya hazırlanan hükümdar vekili olabilir. Bu davadaki jeostratejik başarı, Amerika’nın ilk, tek ve son gerçek küresel süper güç olma rolüne yakışan mirasını temsil edecektir.


