18 Ağustos 2015 Salı

Devlet Ana - Değerlendirme




           



Belki de edebiyatımızda doğu batı sentezini doğu ve batıya hakkını vererek gerçekleştiren en büyük isimdir Kemal Tahir. Onun kalemindeki yerel ağızlar, şiveler, Anadolu düşüncesinin saflığı çok ender yazar tarafından neşredilmiştir.

Tarihi karakterlerin çok fazla değiştirilmeden tarihi olayların içinde resmedilmesi işi ciddi bir iştir. Böyle bir eser kaleme almak isteyen kişi tarihi olayları sadece tek kaynaktan okumayıp birçok farklı tarihi tek potada eritmesi gerektiğini iyi bilir. Çetin, yorucu ve disiplin isteyen bu tarz eserlerin tadına doyum olmadığı aşikardır. Çünkü okuyucu bu tarz eserlerde bir taşla birçok kuş vurmaktadır. Hem tarihi konuları hikayelendirdiğinden dimağındaki tarih canlı ve taptaze kalır, hem de bu temel tarih bilgisi yeni konuların öğreniminde beyindeki nöron ağının daha da uzamasını sağlar. Öğrenmenin en sadık dostudur hikayelendirmek.  Öyküleyici anlatım, kutsal kitapların en göze çarpan yanıdır. Konumuza dönecek olursak Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemi çoğu insanın zihninde oldukça soluk şekilde yer alır. Hatta kuruluş yılı hakkında tarihçiler arasında görüş birliği yoktur. 1299 Devletin kuruluş yılı olarak kabul edilse de 1302 yılındaki Bizans ile gerçekleştirilen Koyunhisar savaşını kuruluş olarak kabul eden duayen tarihçiler vardır. Dönem, olayları, toplumları ve kişileri ile eşsiz bir yere sahipse de bu dönemle ilgili elimizdeki belgeler sınırlıdır. İşte bu sınırlı dönem için yazılan bu roman, Kemal Tahir'i sanatının doruk noktalarına ulaştırmış okuyucunun gönlünde bambaşka bir yere taşımıştır. 

Devlet Ana kendisini bu topraklara ait hisseden tüm unsurların, tüm mozaiğin kitabı. Rum Mavro, Kerim çelebi, Orhan Bey, Kaptan Paşa, Adem Ejderhası Pir Elvan, Benito Keşiş, Frenk Notüs Gladyüs, Osman Bey, Türkopol Uranha ve Bacıbey yani Devlet Ana. Öyle vurucu karakterler var ki kitapta ve bu karakterlerin hemen hemen hepsi kitabın bir bölümünde başrolü oynamakta. Bugün holywood filmlerinde izlerken senaristleri kutladığımız farklı bakış açıları ile farklı kişilerin gözünden işlenen dünya tasvirinin muhteşem bir örneğidir. Öyküler, kişiler, olaylar kitabın her yerinde farklı farklı şekillerde fakat asla karışmayan hakim bir yapıdadır. 

Konu ile ilgili harika bir inceleme elime geçti. Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden  Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karabulut'un hazırlamış olduğu incelemeye  buradan ulaşabilirsiniz.

Erkan Karaca





5 Ağustos 2015 Çarşamba

Politika Sanatı - Gaston Bouthoul - Özet


Politika sanatı, Antikçağ dan günümüze politika ile ilgili eserler neşretmiş, siyaset arenalarında güreşmiş krallar, hükümdarlar, filozoflar, sosyal bilimciler, dini liderler ve büyük askerlerin yönetim sanatı hakkındaki fikirlerinden oluşan derleme bir kitap.
Antikçağ ile ilgili bölümde ilk antlaşmalar, Çin filozoflarının aforizmaları yer almakta (Lao Tzeu, Konfüçyus). Kitabın ilk bölümlerinde Grek kültürüne yer verilmiş ve Atina demokrasisi, doğrudan demokrasi gibi kavramlar kısa kısa açıklanmıştır. Platon ve yönetim felsefesi, idealar dünyası, yurttaşların görev dağılımı gibi kavramlara atıfta bulunulmuş. Dili biraz ağır olsa da (çevirinin bir sonucu olarak) okuyucuyu sıkmayan herkesin bir tarafından tutup kendi memleketi ile ilgili konuları örnekleyebileceği alanlar mevcut. Bunun sebebi de Fransız yazar Gaston Bouthoul’un etkilendiği tarihin önemli şahsiyetlerinin vurucu cümlelerini yakalamaya çalışmasında gizli. Daha iyi bir çeviri olsaydı başucu eserlerinin yerini alması işten bile değilmiş (ez azından benim için).  Platon demişken mağara metaforuna değinilmemesini yadırgadığımı söylemek isterim. Ya gözden kaçtı ya da kitaba bilerek konulmadı lakin iki durumda da bence önemli bir düşünce ürününden mahrum kaldı okur. Platon’dan komünizm’e atıfta bulunan yazar, komünizm ile bağlantı kurmaya çalışmış ancak cümleler yerli yerine oturmadığından çok kısa ve yavan bilgiler neşretmiş. Antik çağda Aristo ve Cicero duraklarında duruyoruz insanın toplumsal bir hayvan olduğu, Aristo yönetim kuralları, savaşa karşı erdem, Aristo devletçiliği, halkçılık, devletin ulaşması gereken ülkü ve zorbalık konularına değinilmiş. Bir diğer antik dönem filozofu Cicero’nun kaleminden (Aristo ile aralarında 200 yıldan fazla zaman vardır) devlet işlerini yönetenlerin ödevleri ile yurttaşların devlet görevlilerine karşı takınması gereken uysal tavırlardan kısa bahsedilmiş ve antik çağ kapatılmış.

Ortaçağı Saint Augustinus ile açan yazar dindar bir Hristiyan olan ‘’aziz’’ hakkında kısa bir bilginin ardından savaşı sözle bitirebilmek gibi ilginç ve dönemin düşüncesini yansıtmayan kavramlara değinmiştir. Savaş ve Barış kavramlarından barışı öven S. Augustinus  ‘’Tanrı ile sonsuz yaşama girecekler ve şeytanla sonsuz acılara katlanacaklar’’ şeklinde insanı iki bölüğe ayırarak betimlemiştir. Bu bölümde ortaçağın önemli papalarından Gregorius Vll in madde madde sıralanan vaazından bir bölüme yer verilmiştir. Bu bölüm aydınlanma öncesi Avrupa’nın siyasi durumu hakkında önemli ipuçları vermektedir. Hızlı bir şekilde (yaklaşık 150 yıl) tarihin istasyonlarında seyreden kitap Dante durağında durur. Papalığa karşı yılmaz bir muhalif olan Dante’nin kilisenin yetkilerinin siyaset dışında taşınması gerektiği düşüncelerine yer verilmiş. Dante’ye göre kilise sadece ruhani işlerle ilgilenmeli, yönetimi tüm Hristiyanları buyruğu altında toplayacak krala bırakmalıdır. İbn-i Haldun’u da es geçmeyen yazar ‘’mukaddime’’ hakkında önemli bilgilere yer verir. Sultanda bulunması gereken özellikler İslam tarihinden örneklerle açıklanır.
XVI. yüzyıl Makyevel ile açılır yönetim biçimleri, halkın devlete karşı olan tutumu, anarşi kavramları ile özgürlüğün koruyucusu halk hakkında çeşitli başlıklar altında bilgilerle satırlar sonlandırılmış. Ilımlı olmanın zararlarından bahseden Makyevel detaylı olarak Monarşi’nin nasıl yönetileceği hakkında bilgiler vermektedir. ‘’Duruma göre davranmak ve her durumda gücü kullanmak’’ hepimizin aşina olduğu Makyevelizm kavramını açıklar niteliktedir. Thomas More ile mülkiyet hakkının gereksizliğine değinen kitap, dönemin İngiltere’sinin kokuşmuş düzeni, dini yapısı ve reformlara gösterdiği reaksiyon bağlamında benzersiz bilgiler vermektedir. Bu bölümde Utopia’dan küçük alıntılar yeralıyor, ‘’paraya paydos’’ başlığı altında T. More hakkında konsantre bilgiler içeren bölüm, okunmaya değer birkaç sayfadan oluşuyor. Yine kanımca Thomes More gibi bir engin çağlayana 5 sayfa gibi az bir yer ayırılması kitabın eksiklerinden. Devlet işlerine karışıp sonra çiftliğine çekilen ardından da meşhur ‘’Denemeler’’ ini yazan Montaigne, münzevi bir hayat yaşaması, dönemin olaylarına bakış açısına değinilmiş. Bu yönü ile Montaigne tüm Avrupa için özgür düşünce bağlamında kaynak bir şahsiyet olarak resmedilmiş. Objektif oluşu ve kenara çekilmiş düşünce yapısı ile benzersiz fikirler kısa da olsa teker teker gözler önüne serilmekte. Bu fikirler bazı aforizmalar ile desteklenerek içi doldurulmuş ya da ‘’yalanın gerekliliği, kolay eleştiri, mesleklerin en çetini’’ gibi başlıklarla temellendirilmiş. Şimdi bir de şöyle bir şey var normalde kitap özetlerinde ‘’mışlı, mişli’’ geçmiş zamanlar kullanmayı pek sevmiyorum lakin kitap bir ‘’derleme’’ (compilation) olduğundan kişilerin ve kitabın insicamını yakalamak adına böyle bir yöntem seçtim bunun birkaç sebebi vardı. Bunlardan birisi özet olabilecek kişinin sarf ettiği ‘’aforizma, slogan, motto, özlü söz, propaganda’’ tarzındaki yapılara atıfta bulunmadan o kişi hakkında tatmin edici bilgiler verileceğini düşünmediğimden böyle bir yöntem seçtim. İkinci sebep de kitabın çevirisinin tatmin edici boyutta olmamasından kaynaklanıyor bu konudan da daha önce bahsetmiştim. Kötü çeviri demişken hayatımda okuduğum en kötü kitap çevirisi İskoçyalı büyük insan, büyük iktisatçı ve ahlak felsefecisi Adam Smith’in ‘’Ulusların Zenginliği’’ (The Wealth of Nations) kitabıydı. Bu kitabı rahmetli Haldun Derin çevirmişti hiçbir şey anlamadan okuduğum nadide eserlerden birisi olarak not etmişliğim vardır. Konumuza geri dönelim; XVII. Yüzyıla geçmeden evvel son durağımız Campanella. Bu ismi kitap sayesinde tanıdım. Matematikten büyüye, Felsefeden siyasete kadar geniş bir yelpazede eserler neşreden bu hem kralcı hem Papacı ve aynı zamanda da Luther ve Calvin’e bulaşmadan reformcu olabilen dominiken papazının ilgimi cezbettiğini söylemeliyim. Ortak toplum hayatı, Yöneticiler ve Erdemliler gibi konularda dönemin eleştirel bakış açısını yansıtan düşünürden kısa bir paragraf paylaşmak istiyorum içimden geldi.
‘’Bizde ne kadar erdem adı varsa, güneş ülkesinde de o kadar yönetici vardır ve erdemler onların görev adlarıdır. Örneğin büyüklük, cesaret, namus, cömertlik, doğruluk, ustalık, gerçeklik, iyilik, güler yüzlülük, çalışkanlık, tok gözlülük (ve daha başka) adlı yöneticiler vardır. Kim çocukluğunda okulda bu erdemlerin birine fazla eğilim gösterirse, o bu göreve seçilir. Hırsızlık, adam öldürme, ahlaksızlık, zina gibi suçların ne olduğunu bilmezler. Onların birbirlerine yüklediği suçlar: nankörlük, nezaketsizlik, tembellik, asık yüzlülük, huysuzluk, hafiflik (?), dedikoduculuk, ve yalancılıktır. Hele yalancılık onlar için vebadan beterdir. Bu suçların cezası, yargıçların uygun görecekleri bir süre, ortak sofradan uzaklaştırılmak ve kadınsız bırakılmaktır’’

Ne ilginç kafalar yani bir zamanlar erdemli insanlara verilen cezalar sofradan uzaklaştırmak ve kadınsız bırakmak (?) gibi ilginç cezalardan ibaretmiş. Kadın dırdırı çeken insanları erdemli olmaya davet etmek gerek sanki. Konumuza dönersek bu Campanella yöneticilerin seçimi ile kafayı bozmuş bir aydınımız. Günlük hayatın şekli, kurultaylar, yargıçlar ve adalet başlıklarında bu ilginç şahsiyetin düşünceleri kitabı aydınlatıyor.
Kitabın 80 sayfasını devirdik. XVII. Yüzyıla geldik. Richelieu adında 22 yaşında piskopos olan ardından da Fransa başbakanı olan Protestanların korkulu rüyası bir şahsiyet bize ilk sayfadan göz kırpıyor. İç politikada soyluları krala boyun eğdirmeye ve ekonomik bolluk getirmeye var gücü ile çalışıyor. Dış politikada ise Fransa düşmanlarını yenerek güvenli ve dengeli bir barış sağlama yolunu tutuyor. Richelieu’ya modern anlamda ‘’ilk politika adamı’’ diyenler çokmuş (?). Düşünür ile ilgili kitapta hepimizin dolaylı da olsa tanıdık olduğu bir özlü söz mevcut ‘’Bir devletin başında olanlar yıldızlara öykünmek zorundadırlar. O yıldızlar ki, köpekler havlaya dursun, onları aydınlatıp yollarına devam ederler.’’ Bu söz bana Mircae Lucescu’nun yıllar önce sarfettiği ‘’köpekler havladı diye atlar ölmez’’ sözünü hatırlattı ki hala bu sözün birçok muhabbet arasında söylendiğine tanıklık ederim. Arada bir bağ var mı? Belki etimolojik, morfolojik ya da fonetik açıdan bir bağ söz konusu değil takdir edersiniz ki kişilerden biri Fransız diğeri Rumen. Lakin semantik açıdan bana çok yakın geldi. Ben bir bağ kurdum ama güçlü anlamlandıramıyorum, geçelim… Oliver Cromwell (1599-1658) Parlamentoya giren bu ünlü siyaset adamı 1640 da İngiliz devrimini hazırlayan şahsiyet. Kral ordularını yeniyor, İrlanda ve İskoçya’yı buyruğu altına alıyor ve Charles I i ölüme mahkum ettiriyor. İngiltere Cumhuriyetinin koruyucu lordu oluyor. İngiltere’de cumhuriyet ilan ediyor ve kısa süren bu cumhuriyet İngiltere’nin kurduğu ilk ve tek cumhuriyet. Meclise şu şekilde hitap ediyor:

‘’Acele edin ve defolup gidin.Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şeysiniz! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Bir parça vicdan da mı yok? Atım kadar bile dindar değilsiniz! Altın sizin yeni Tanrınız olmuş! Satılığa çıkarmadığınız bir değer bile kalmadı. Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz? Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, varlığınızla kirletiyorsunuz! Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız, kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Bu gücü de bana Tanrı verdi. Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim. Vay halinize! Şimdi derhal defolun! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin! Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!’’

Bu paragraf kitapta yok aşağıdaki iki paragraf da wikipedia dan alıntı çünkü o kadar ilginç bir dönemi yansıtıyor ki bu nokta buraya bunu eklemeseydim olmazdı. Kendimi eksik hissederdim buradan ricam kitabın yeni baskısı olursa mutlaka bu paragrafların eklenmesidir. Ayrıca O. Cromwell 1650 ile 1658 yılları arasında ‘’İngiltere’nin devlet koruyucu Lord’u’’ (diktatörü) mahlasıyla İngiltere’yi yönetmiş 1958’de ölümünün ardından evladı olan Richard Cromwell görevi devralmış 2 yıl sonra da buraya dikkat idare yeteneğinin çok az olduğu görülmüş ve ülkenin bir siyasal, ve ekonomik karmaşıklık gölgesi altına girdiği anlaşılmıştır. Bunun üzerine Commonwealth rejiminin İskoçya'ya gönderdiği vali olan General Monck monarşiyi tekrar geri getirme kararı ile İskoçya'dan ordusuyla gelip Şubat 1660da Parlamento'yu fesh edip Richard Cromwell'i azletmiştir. Stuart Hanedanı'ndan (babası idam edilmiş kral I. Charles olan) II. Charles Londra'ya 23 Nisan 1661'de gelip taç giymiştir. Bu yeni Krallık rejimi İngiliz tarihçileri tarafından Restorasyon devri olarak anılır.
Kral II. Charles yeniden tahta çıkınca, babasının idamının öcünü gayri-insanî uygarlık dışı bir şekilde almıştır. Sembolik olarak babası kral I. Charles'in idam edilmesinin 12. yıldönümünde, 30 Ocak 1661'de Oliver Cromwell'in gömülmüş cesedi Londra'nın Anglikan katedrali olan ve ünlü İngilizlerin mezarlarının bulunduğu "Westminster Abbey Katedrali" içindeki mezarından çıkartılmıştır. Cromwell'in cesedi zincirlere bağlanmış ve türlü işkencelerin ardından suçluların idam edildikleri Tyburn'da asılıp halka gösterilmiştir. Sonra Oliver Cromwell'in başı kesik cesedi işaretlenmemiş bir çukura atılmıştır. Aynı zamanda bu uygarlık dışı barbar muamele, I. Charles'ın idamına karar veren mahkemenin üyeleri olan Amiral Robert Blake, başhakim John Bradshaw ve Cromwell'in damadı General Henry İreton'un cesetlerine de uygulanmıştır.
Oliver Cromwell'in kesik başı ise bir kazığa geçirilmiş ve Ingiltere Parlamentosu binasının en eski kısmı olan Westminster Hall'un çatısının tepesinde çakılmış; II. Charles'in hükümdarlığı süresince 1685'e kadar burada kalmıştır. Bundan sonra kazığa geçirilmiş Cromwell'in kafası birkaç kere el değiştirmiştir. Örneğin 1814'de Josiah Henry Wilkinson adlı bir kişi Cromwell'in kazığa takılı kafasının sahibi olmuştur.[1] Ancak 1960'da Cromwell'in kazığa takılı kafası bir mütevazı bir merasimle Cambridge Üniversitesi, Sidney Sussex Koleji bahçesinin bir köşesine gömülmüştür.

Ne demiş O. Cromwell : ‘’Bir tek kişinin ve bir parlamentonun yönetimi temel olan bir şeydir. İşin özü de budur, herşeyi yapan da bu’’
‘’Her yönetimde temelli bir şey olmalı, Magna Carta gibi bir şey ki hiç değişmeden kalsın’’
‘’parlamentoların değişir olmaları değişmez bir kuraldır’’

‘’dinde vicdan özgürlüğü bir temel kural değil midir?’’